RSS

Etiket arşivi: zikir

vesveseden kurtulus


kalp virdi

 

Gavsı Sani ks buyurdular ki:
Sofi letaif zikri çekerken kalbin dışı nurlanır. Nur kalbin çevresini kaplar ama altta bir delik kalır. Şeytan oradan vesvese vermeye devam eder. Ne zaman ki sofi nef-i ispat (la ilahe illallah) çekmeye başlarsa kalbin içi de nurlanır ve kalbin altındaki delik de kapanır. Şeytan böylece vesvese veremez hale gelir. Nef-i ispat çekerken başta sofi düşer ama yine kalkar. İstikamet üzere tamamen gidene kadar böyle devam eder. Sofiliğe aday olmuş olur. Burada artık sofi sadece kendi hatasını görmeye başlar. Başkasının hatalarını görmez hale gelir.

ღSûfi ღ

 
Yorum yapın

Yazar 12 Mart, 2013 in Naksibendi Sufi

 

Etiketler: ,

Zikrin hakikati..


 

Hoca Ubeydullah Ahrâr (k.s) bir seferinde şöyle demişti:

“Muhammed Pârsâ hazret­lerin (k.s): Zikre devam öyle bir dereceye ulaşır ki, zikrin hakikati, kalbin cevheriyle birleşir.” Sözünün manası şudur;

Zikrin hakikati, harf, kelime, ses ve heceden uzak bir durumdur; kalbin cevheri de onun gibidir. Bu iki durum yani zikrin hakîkati ile kalbin cevheri, bu şekilde eşyadan soyutlanmış bir hale gelince birbirinin aynı olur ve birleşirler. O zaman zikredici, zi­kredilenin kendisini istilası sebebiyle zikir ile gönlün arasını ayıra­maz olur. Zikrin son mertebesinde öyle bir hal olur ki, onda zikre­dilenden (Allah’tan) başka hiçbir şey hissedilmez, kalp de orada yokluğa ka­rışır.

(Zikir ve Tefekkür – Hâcegân Yayınları)

 
Yorum yapın

Yazar 22 Eylül, 2012 in Tasavvuf

 

Etiketler:

Allah’ı (c.c.) Zikretmek


 
Yorum yapın

Yazar 6 Eylül, 2012 in Sufi Video

 

Etiketler:

ZİKRİN GEREKLİLİĞİ HAKKINDA..


 

 

 

 

 

 

 
Dimağ(bilinç)’ın önünden ve iki kaş arasının hizasında şakakla göz arasındaki hattın birleşme merkezindeki zar içinde nefis bulunur.bu konum itibariyle kalbin ruhu görmesine engeldir.o saf cevher,her zaman insanı ruhanilerden cismanilere çeker.bunun adı NEFSİ EMMAREdir.kişi bu nefsi kalbinin tasarrufu altına alamadığı müddetçe ruhu göremez.buda ancak ZİKİRle mümkündür.

 
2 Yorum

Yazar 31 Ağustos, 2011 in Tasavvuf

 

Etiketler: ,

VİRD ÇEKMEK ZORMU GELİYOR!!


Kardeşlerim bir çoğumuzda vird çekmek çok zor bir virajdır,vird bir türlü bitmez,uzar gider,arada bir sayı tesbihini yoklarız kaç kalmış diye,vird esnasında gaflete düşeriz ve sürekli dünya ile alakalı mevzuları düşünürüz.Sonuç olarak kalp çalışmaz,hallerimiz ziyadeleşmez ve vird lezzet veren bir amel değil sıkıntı olan bir amele döner..Peki çözüm ne olabilir..  ??
EBU OSMAN HİRİ KSA ŞÖYLE BUYURMAKTADIR:
Sofiler ..! Zikr çekmek herkese nasip olmaz.Ancak Allah isterse vird çekebilirsiniz.Allah sevmediği istemediği hoşlanmadığı kulunun kalbine zikr etme fısatını vermez.Eğer sen tesbih çekiyorsan Allah istediği için çekiyorsun yoksa Sen kendiliğinden tesbih çekemessin.devamla..Sofiler virdden sonra çok şükredin,Allahu teala size vird çekme fırsatı verdiği için.Eğer şükrederseniz Haliniz ve kalp durumunuz ziyadeleşir artar..Ayette de buyurduğu gibi;”Eğer şükrederseniz elbetteki nimetimi arttırırım”  Kurbanlar virde otururken şöyle düşünün siz onsekizbin alemin en şerefli işini yapıyorsunuz bundan daha güzel bir amel yok ve Allahu teala bu fırsatı sana vermiş,senin kalbine müsade etmiş etrafındaki bir çok insan arasından seni seçmiş…Şimdi otur virde ve Allah de…
(kaynak forum.seymes.com)
 
Yorum yapın

Yazar 29 Haziran, 2011 in Tasavvuf

 

Etiketler: ,

Zikir Çeşitleri



Kur’an ve sünnette farklı zikir çeşitlerinden bahsedilmiştir. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bütün zikir çeşitlerini bizzat yapmıştır. Tek başına zikir yaptığı gibi, cemaat halinde halka zikri de yapmıştır.

Gizli zikrin yanında açık zikri de icra etmiştir. Ashaptan bazılarının meşrebine uygun olarak kendilerine zikir öğretmiş; bazılarına açık, bazılarına gizli zikri tavsiye etmiştir. Ayrıca herkesin yapması gereken zikir çeşitlerini de belirtmiştir.

Efendimiz (say) tarafından miktarı, yeri ve zamanı belirlenen zikirler aynen uygulanır. değiştirilemez. Mesela, farz namazlardan sora otuz üçer defa ‘Sübhanellah, Elhamdülillah, Allahu ekber’ demek ve peşinden ‘ La İlahe İllallahü vahdehü La Şerike Lehü ‘ zikri ile bu rakamı yüze tamamlamak gibi.

Bu zikirlerin miktarı, yeri ve şekli bellidir. Kimsenin ekleme ve çıkarma yapma yetkisi yoktur. Namazların rüku, secde ve oturuşlarında okunan dua ve zikirler de böyledir. Tesbih namazı, telbiye, teşrik tekbirleri, ezan, kamet gibi belirlemiş zikirler de aynen uygulanır.

Bunların dışında Kur’an ve sünnette herhangi bir sayı, şekil ve zaman belirtilmeden teşvik ve tavsiye edilen zikirler mevcuttur. Bu tür zikirlerin alanı ve zamanı geniştir. Allahu Teala’yı anma ve yüceltme manası taşıyan her kelime veya cümle ile bu tür zikir yapılabilir.

Bu zikirler temelde ayet ve hadislere dayanır. Bu zikirlerin içinden içtihatla tercih yapılabilir. Bu konuda alim ve arif olan kamil mürşitler yetkilidir.

Kalbe ilaç olacak zikir çeşidini bu işte tecrübe ve ehliyet sahibi alimler tespit eder. Bu alimlere mürşit denir.

Bir mürşit tarafından tespit ve telkin edilen zikirler ilaca benzer. Hangi hastalığa ne kadar doz ilaç kullanılacağını doktor belirler.

Kalbin manevi hastalıklarda doktoru ise kamil mürşitlerdir. Bu zatlar, kalbe hangi zikrin şifa vereceğini bilirler. Çeşitli zikirler arasından bir tercih ve terkip yaparlar. Bu terkibi herkes hazırlayamaz.

Bu bir ilim gerektirir. Feraset, müşahede ve tecrübe ile yapılır. Verilecek ilacın şekil ve miktarı insanın mizaç ve meşrebine göre değişir. Bunu ehli olan anlar ve ayarlar. Tasavvufun ana gayesi kalbi Allah’ın zikri ve sevgisi ile mamur hale getirmektir. Bütün tasavvuf yolunun büyükleri, kalbin uyanması ve nefsin ıslahı için gizli veya açık zikir çeşitlerinden birisini tercih etmişlerdir.

Elbette her ikisini birden uygulayanlar da olmuştur. Bu bir kolaylıktır. Böylelikle herkes meşrep ve mizacına uygun olan bir mürşide bağlanır.

Onun terbiye metoduna razı olur. zira önemli olan zikrin en faziletlisi insanın meşrebine en uygun olanı ve az da olsa ihlasla devamlı yapılanıdır.[181][181]

Şimdi bu iki zikir türünün genel özelliklerini tanıyalım.

1-  SESLİ ZİKİR

Bu zikir yüksek sesle ve dille yapılır. Sesli zikirde hedef sesi Allah’a değil, derin gaflet uykusuna dalmış olan nefse işittirmektir. Bunun için önce nefis hedefe alınır. Terbiyeye nefisten başlanır. Daha sonra kalbe sıra gelir.

Bu zikirler tek başına yapıldığı gibi, toplu halde de yapılabilir. Cemaat halinde yapılan zikir, cemaatle kılınan namaz gibi daha faziletli ve faydalıdır.

Tasavvufun en önemli özelliklerinden olan zikr, insanı gafletten koruyan, manevi bir zırhtır. İnsan ancak zikir sayesinde huzur bulur. Zikre devam eden insanların kalbinde dünyaya karşı duyulan rağbet zayıflar ve yerini Allah sevgisine terkeder.

İmam Suyutî’nin sahih dediği bir hadis-i şerifte, bir gün Cebrail (a.s.) gelip dediler ki; “Ya Resulellah, ashabına emret de yüksek sesle tekbir alsınlar”[182][182] buyurmuştur.

Muaz bin Cebel’ın (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.):

“Sizden her hangi biriniz gece namaz kıldığı zaman kıraatı cehren okusun. Çünkü muhakkak onun namazına meleklerde iştirak ederler ve kıraati dinlerler. Mümin cinlerden havada ve evde olan komşuları da onun namazına katılırlar ve kıraati dinlerler. Bu suretle evin ve etrafındaki evlerde bulunan cinnilerin fasıklarını da, inadcı şeytanları da tard ve def edip kovalar”[183][183] buyurmuştur.

Allame Tahtavî, Zikri cehrinin faziletine dair de bir çok hadisi şerif olduğunu söyler. Bazı ilim sahiplerine göre zikri cehrinin ameli faydası daha çok başkalarına da etkili olmasıyla beraber, zakirin kalbini uyandırır. Uykuyu giderir, neşeyi artırır, dimağı tefekküre sevk eder.

Bu sebepledir ki zikrullah’ın mescidlerde toplu olarak yapılması alimler tarafından asla kerahet olmayıp, bilakis müstehap olduğunu gösteren hadisler vardır.

Allame Alüsî Ruhu’l-Meanî Tefsirinde, İmam Nevevî’nin Fetva kitabından naklederek şöyle der: Meşru bir sakınca olmadığı vakit aşikare zikir mendup ve Şafiî mezhebine göre de cehri zikir, hafi zikirden daha faziletlidir demiştir.

Büyük velilerden Mahmud İncirfagnevî Hocası Hace Arif Rivegerî Hazretlerinin vefatından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük alimlerinden Hace Muhammed Parisa’nın dedelerinden Mevlana Hafızuddin, alimlerin üs­tadı Şemsül- eimme Hulvanî’nin işareti ile, Buhara’da, o zamanın en bü­yük imam ve alimlerinin huzurunda, Hace Mahmud’a; “Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikr ile meşgul oluyorsunuz?” diye sordu. Cevabında;

“Uyu­yanları uyandırmak, gafillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakikate teşvik etmek, böylece insanla­rın, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esası olan tevbeye ve bir bü­yüğe bağlanmalarına sebeb olmak istiyorum” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlana Hafızuddin ona;

“Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr et­meniz helal olur” dedi. Ve hakikatın mecazdan ayrılma hududunun ol­ması için, sesli zikrin sınırını (şartını) rica etti. Bunun üzerine Mahmud İncirfagnevî şöyle buyurdu:

“Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, midesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühden münezzeh olan ya­pabilir” buyurdu.[184][184]

Devrin ileri gelen ilim sahiplerinden Mevlana Seyfeddin Fidda şöyle sormuş:

“Niçin Allah’ı zikrederken cehri zikri tercih ediyorsun?”

Hace Azizan Ali Ramitenî (k.s.) şöyle cevap vermiş:

“Bütün alimler, her müminin son nefeste açıktan Allah’ı zikretmesi gerektiğini söylemişlerdir ve sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) şu mealdeki sözünü delil olarak ileri sürmüşlerdir:

‘Ölmek üzere olanlara kelime-i tevhidi telkin edin.’[185][185]

Tasavvuf yolunun mürşid-i kamilleri olan veliler de bu yüzden şöyle demişlerdir:

‘Dünyada iken alınıp verilen her nefes, aslında son nefes demektir.’[186][186]-[187][187]

 

2- GİZLİ ZİKİR

Gizli zikir, şanı büyük bir iştir. Hak yolcusu salikin kalbi bu zikirle nurlanır. Hak yolcusu salikin alacağı yollar, bu şekilde kısalır, tez zamana varacağı yere varır.

Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allahu Teala’dır. 0, kula şah damarından daha yakındır.

Hz. Resülullah (s.a.v) Efendimiz:

“Zikrin  en hayırlısı, gizli zikirdir,”[188][188] buyurmuşlardır.

Bir yolculuk esnasında Ashab-ı Kiram’ın yüksek sesle tekbir getirdiğini işiten Rasulullah Efendimiz (s.a.v), onları şu şekilde uyarmıştır:

“Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikrediyorsunuz.”[189][189]

Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen düşünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya gerek yoktur.[190][190]

Zikrin gizliliği hakkında Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden bir çok deliller vardır. Kur’an’da:

“Rabbini kendi içinde tazarru ile (titreyerek) ve korkarak zikret Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”[191][191]

“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.”[192][192] buyuruldu. Zira gizli zikir matlub olan şeylerin hasıl olmalarına yarar. Faziletçe daha çok, makam itibarıyle daha büyüktür. Nasıl öyle olmasın ki: O muhafaza edilmiş bir incidir, inciler sandıklarında saklıdır. Ondan, Allah’ın meleklerinin bile haberi olmaz. hafaza (insanların amellerini yazmakla görevli olan melekler) onu deftere yazamazlar. Gizli zikir, aşikar zikirden  faziletçe daha üstün olduğuna dair, ilimde kök salan pek çok alimler olgun arifler açıkça belirtmişlerdir. Gizli zikir yapılması hakkındaki hadis-i şerif ise, şudur: Müslümanların annesi, Hz. Aişe’den rivayet olunur ki:

Resulullah Efendimiz (s.a.v.) “Bir kısım zikir diğerinden yetmiş kat üstün olur” diye buyurdu. Camiu’s-Sagir kitabında ise,

“Zikrin iyisi, gizli olanı, rızkın iyisi, kafi gelendir” geçmektedir. Bu konudaki hadis-i şerifler pek çoktur.

Dil ile zikredilmesinin faisesi azdır ve pek çok zamanda afetlere maruz kalıp belalardan kurtulamaz. Hatta düşünerek inceleyip insaf edersen yalnız dil ile yapılan zikrin hiçbir faydası olmadığını mukaddes olan ilahi huzura yaklaşmaya sebep olmadığını anlayacaksın. Burada Feyd el-Varid kitabının ibaresi sona erdi.

Ey kardeşim! Allahu Teala seni yukarıda adları geçen kitapların yazdıkları şeylerle ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnetiyle amel etmeye muvaffak eylesin!

Akli delil dahi gizli yapılan zikrin müstehap olduğuna delalet eder. Mesela: Padişahın kölelerinden veya askerlerinden birisi, huzurunda terbiyeye aykırı olarak yüksek sesle ey padişah, ey padişah! demesi, gayet terbiyesizlik ve ahmaklıktır. Zira, köleler, padişah ve efendilerinin nezdinde sükut edip ses çıkarmamaları adettir. Bu akli delil, Reşahat kitabındadır. Yine Reşahat kitabının sahibi demiştir ki:

Bahaeddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin irşadı zamanında, Şeyh Abdülhalık Gücdevanî’nin ruhaniyeti tarafından azimetle amel etmekle memur olunca, gizli zikretmeyi arzu ederek aşikar zikretmeyi terk etti. Emir Külal’ın müridleri, aşikar zikir ettiklerinde, Şah-ı Nakşibend Hazretleri toplantılarından kalkıp onlardan ayrılıyordu. Yaptığı bu hareketi diğer ashabına hoş gelmez, fakat Hace Hazretleri buna iltifat etmeyip kalplerindeki bu düşüncenin izalesine önem vermiyordu.

Şeyh Alaeddin el-Gücdevanî demiştir ki: Emir Külal el-Vaşî, bana gizli zikir etmemi emretti. Hatta bunu yanında oturanlardan da gizledi.

Hülasa; ey kardeşim! Nakşibendi tarikatının temeli, gizlice zikir etme usulü üzeredir. Bu tarikatın sadatı (uluları) cehren zikir etmeyi kabul etmezler.[193][193]

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle buyurur: “Kul Rabbisini gizli olarak zikrederse Rabbi de onu gizlice anar. Eğer cehri olarak cemaatla zikrederse Allahu Teala’da onu daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikreder.[194][194]

“Zikrin en faziletlisi muhafaza meleklerinin işitmediği zikirdir.”

Hz. Aişe (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle diyor: “Gizli zikir -açıkça yapılan- zikirden yetmiş kat üstündür. Kıyamet günü olunca Cenab-ı Allah hesaplarını görmek için bütün mahlukatı geri çevirir, Hafaza melekleri de tesbit edip yazdıkları şeyleri getirir, o zaman Cenab-ı Allah buyurur ki: “Bakınız bir şeyi kaldı mı?” Onlar (melekler): Bildiğimiz ve öğrendiğimiz şeylerden hiçbir şey terketmedik. Mutlaka hepsini, tesbit edip, yazdık, diye cevap verince Cenab-ı Allah buyurur: “Benim nezdimde sana ait bir iyilik vardır. Onun karşılığını sana vereceğim. O da gizli zikirdir.”

Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Ben kulumun hakkımdaki düşüncesi yanındayım. Beni anınca onunla beraberim. İçinden beni anarsa ben de onu içimde anarım. Beni bir cemaatta anarsa Ben de onu daha iyi bir cemaat içerisinde anarım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.”[195][195]

Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) diyor: “Yapılan işler arasında öyleleri vardır ki; onları hafaza melekleri de bilmezler. O işlerin başında, kalben Allah’ı anmak gelir.[196][196]

Sonra da şöyle devam etti:

-Rüya gördüm; halka konuşma yapıyordum.

O konuşma arasında bana bir melek geldi, şöyle sordu:

-Yüce Hakk’a yakınlık duygusu kazananlar, en çok ne ile kazanırlar?

Şöyle dedim:

-Tam ölçülü gizli iş…

Yine dedi ki:

-Yüce Allah, kalblere iyiliğinden verir; amma, ettikleri zikirde temiz duyguları kadar…

Şu söz de onun: “Tasavvufun on tane temel özelliği vardır: Biri de Allah’ı kalpten zikretmektir.”[197][197]

Tavus bin Keysan (r.a) şöyle diyordu: “İbadetlerin en değerlisi, gizliliğine en çok riayet edilendir.”[198][198]

Abdurrahman bin Muhammed es-Sekkaf (k.s.) de şöyle diyor: “Kalb ile ilgili ameller işleyiniz. Zira kalb ile yapılan ameller zahirî amelleri güzelleştirir.”

Ebu Hureyre’nin rivayetine göre:

Arşı a’ladan başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde yedi sınıf insanın arşı a’la’nın gölgesinde gölgeleneceğini haber vererek bunlardan birisinin de: “Kimsenin bulunmadığı tenha bir yerde gizlice Allahu Teala’yı zikredip gözlerinden yaşlar akıtan kimsedir” diye buyurmuşlardır.[199][199]

Ebu’l-Hasan eş-Şazili (k.s.) ise şöyle demiştir: “Kalblerin zerre miktar bir ameli, azaların dağlar kadar amellerine denk gelir.”[200][200]

Ebu Abdullah el-Busrî (k.s) şöyle demiştir: “Zikir kalble olmalıdır. Yalnız dille yapılır da kalbe işlemezse riya olur.”[201][201]

Şeyh Takıyyüddin der ki: “Kalp ile zikir, kalpten gelmeyerek yapılan bir kıraattan efdaldır.”[202][202]

Muhammed bin Fadl (k.s) diyor ki: “Dil ile zikretmek, günahlara kefarettir. Kalb ile zikr, Allahu Teala’ya yakınlık ve mertebenin yükselmesidir.”

Seyyid Abdülkadir el-Geylanî der ki: “Asıl Allah’ı zikir kalple olur. Kalbi ile Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş olur. Kalbi bırakıp yalnız dille Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş sayılmaz. Dil kalbin yavrusudur; yavru, anaya uyar.”[203][203]

Yine Gavs şöyle buyurdu: “Ey evlad! Önce kalbinle Hak Teala’yı an. Sonra da dilinle… Yalnız şunu unutma. Bir defa dilden anarsan bin defa kalbinle an. Bilhassa başına gelecek afetlere karşı Hakk’ı an ve sabırlı ol. Hele dünyalık olan bazı kötü şeylerin terki için Hakk’ı anmaktan gayri çare yoktur.[204][204]

Büyük arif Mevlana Halid Bağdadi (k.s) sadık müridi Şeyhu’l-İslam Mekki Zade Mustafa Asım Efendiye yazdığı bir mektupta zikrin önemini kısaca şöyle anlatmıştır:

“Sağlam bir itikada sahip olup, hak mezheplerden birisine uyarak farzları yerine getirdikten sonra, ibadetlerin en yücesi ve en faziletlisi olan gizli zikre devam etmek gerekir.

Zikir esnasında insan, Allahu Teala’nm kendisini gördüğünü, işittiğini ve hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmadığını bilmelidir. Burada bilmek taklit değildir. Tahkikle elde edilen bir ilimdir. Bu ilme yakin ilmi denir.

Bu ilme ulaşmak için, insanın Allah’tan başka her şeyden yüz çevirip ihlas, edep ve sevgiyle sünnete sarılması gerekir. Bunun en güzel yolu, irşatla görevli Allah dostlarından birisinin terbiyesi ve tasarrufu altına girmektir.[205][205]

Gücünüzün yettiği kadar, gizli zikre özen gösteriniz, bu yolun büyüklerinin himmet ve tasarruflarını üzerinize çekmeye çalışınız. Sahip olduğunuz yüksek rütbeler sizleri bunlardan alıkoymasın. Bu büyüklerden alacağınız azıcık nisbet bile size çok şey kazandırır.”[206][206]

İmam Gazali (k.s.) der ki: Faideli olan zikir, devamlı ve kalp huzuru ile olan zikirdir. Gafil kalp ile yalnız dilden yapılan zikrin faydası azdır.[207][207]

Yine İmam Muhammed el-Gazali (k.s.) demiştir ki: “Allah’tan başka bir şey hatırına getirmemeğe gayret etmeli, halvette kalp huzuru ile Allah Allah demeğe devam etmeli ve öyle bir hale gelmeli ki, dilini oynatmağı terketmeli ve yine Allah Allah der gibi olmalıdır. Sonra bu hale devam etmeli, ta ki zikir, dilden kalbine intikal etsin. Sonra kalbinden de lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnız bu kelimenin manası kalıncaya kadar sabretmelidir.”[208][208]

Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Zikir, kalpten başlayarak ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs-i natika üzerinde yapılarak bütün vücudu sardığında artık zikir ‘zikr-i sultani’ ismini alır.

Zikr-i sultani; zikrin insnın bütün vücudunu sarması hatta bütün eşyada hissedilmesi demektir.”[209][209]

Velilerden Bennan bin Muhammed el-Hammal (k.s.) ise şöyle der: Dille yapılan zikir derecelerin artmasına, kalple yapılan zikir ise Allah’a yaklaşmaya sebep olur.[210][210]

Gavs-i Kasrevî (k.s.); “Nakşibendi tarikatında yapılan amelden Allah’tan başka hiç kimsenin haberi olmaz, hatta meleklerin bile haberi olmaz. Biri sağ diğeri sol omuzunda olan melekler bile haberdar olamazlar. Sağda sevap yazmak, solda da günah yazmak için bulunan meleklerin haberleri olmadığı için yapılan amelleri yazıp hesaba geçirmezler. O Allah’ın ilminde ve emanetinde kalan gizli bir mal olur hiç kimsenin haberi olmaz. Ancak kıyamette Allahu Teala açıkladığı zaman bilinir.

Nasıl ki insanın malı, altın ve gümüşü olsa ve onları saklasa, yerin altına gizlese, artık o emniyettedir. Kimsenin haberi olmaz, hırsız tarafından götürülme veya herhangi bir kimse tarafından zulümle elinden alınma tehlikesi olmaz. Çünkü gizlidir, kimsenin ondan haberi yoktur.

İşte Nakşibendi zikri de böyledir. Gizlenmiş bir mal gibidir. Onda nefis meydana gelip hayrını batıl etmez. O öyle bir maldır ki Allahu Teala’nın melekleri bile onu tesbit edemezler.”[211][211]

Abdurrahman et-Tahi (k.s.) de şöyle demiştir: “Bu tarikat-i Aliye-i Nakşibendiye mensupları, cehri olarak vird çekmezler. Kim vird maksadıyla kendisine verilen zikri yani Allah (c.c.) veya Lailaheillallah kelimei teyyibelerini sesli olarak dört sefer söylerse tarikattan düşerler.”[212][212]-[213][213]

Gizli zikir iki şekilde olur:

Birincisi sadece kalple yapılır. İkincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin katıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duyacağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından en hayırlı zikir olarak tanıtılmıştır.[214][214]

“Kulum beni gizlice içinden zikrederse ben de onu zatımda zikrederim.”[215][215] Kudsi hadisi de, gizli zikrin ilahi huzurda ayrı bir değeri bulunduğunu gösteriyor.

Gizli zikir ilk safhada sadece kalp ile yapılmaktadır. Zikir için Allah lafzı tercih edilmiştir. Dil damağa yapışık halde tutulur. Kalp ile ‘Allah… Allah… ‘denir. Allah lafzı, alemlerin rabbi Yüce Yaratıcımızın özel ismidir. Diğer bütün ilahi isimleri içinde toplamaktadır.

Bu isimle zikredildiği zaman bütün ilahi isimlerin tecellisine ulaşılmış olur. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahta ve nefs latifeleri üzerinde yapılır. Zikrin tesiri tüm vücuda yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe İllallah”zikrine geçilir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmektedir. Böylece bütün vücut zikre katılmış olur.[216][216]

 

Vird Nedir?

Vird, düzenli bir şekilde günlük olarak yapılan ders ve zikir demektir. Nakşibendilikte bu ders ve zikirler, gizli usulle yapılır.

Vird kalp için günlük ilaç hükmündedir. Kalbin gafletten uyanması ve şifa bulması için her gün bu ilacın alınması gerekmektedir. Vird, beş vakit namaz gibi müslümanın hayatına girmelidir. Büyükler ‘virdi olmayanın varidi olmaz’[217][217]   demişlerdir.

Varid,. manevi feyiz ve ilahi hediyeler demektir. Vird, hak yolcusunun ana sermayesidir. Vird Allah dostlarının sırrı kabul edilmiştir. 0 sırra ve Allah dostluğuna ulaşmanın yolu virddir.[218][218]

Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l-Kulub eserinde virdlerle ilgili özel bölümde özetle şöyle der:

“Bil ki vird ve evrad; kulun Allahu Teala’ya ibadet etmek üzere gece ve gündüz, belirli bir vakitte tekrar ettiği ibadetlerin ismidir. Kul bu belirlediği vakitte kendisini, sevgilisi olan Cenab-ı Hakk’a verir ve O da, bunun karşılığını ahirette ona ikram eder.”[219][219]

Muhammed Emin Erbilî (k.s.) demiştir ki: “Kalbini başka şeyle meşgul eden ve günlük virdi olmayan veya olup da terk eden talebe, gaflet pislikleriyle kalbini kirletmiş olur. Emirleri yapmak ve tasavvuf yolunda yürümek onun için zorlaşır.”

Hz. Ömer’in, gece virdinden bir ayet-i kerimeyi okuyamadığı zaman, gündüzleri bayıldığı, hatta bu yüzden bir hasta gibi günlerce ziyaret edildiği rivayet edilmiştir.

Malik bin Dinar (r.a.) diyor ki: “Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getiremedim. Rüyamda birisi karşıma çıktı ve okuryazarlığın var mı? dedi. Var dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kağıt parçası verdi. Kağıtta; Dünyanın geçici ve aldatıcı nimetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennetin zevk aldığın bu uyku, ebedi saadetine yarayacak ibadetine mani olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur’an-ı Kerim oku. Zira bunlar, uykudan hayırlıdır.”

Tacüddin (İbn-i Ataullah) İskenderî (k.s): “Kişinin devamlı edindiği virdi kendisini Allah’a yaklaştırır ve ancak cahiller virdi hakir görürler, halbuki vird sahibini yükseltir, ali makamlara çıkarır” demiştir.[220][220]

Büyük üstad Ebu Ali ed-Dekkak şöyle demiştir: “Manevi varidatlar (fayiz ve ihsanlar) virdlere bağlıdır. Kimin zahirde sürekli yaptığı bir virdi yoksa, onun sırlarında (iç aleminde) bir varidi (feyzi) yoktur.”[221][221]

Virdi olan gafletle de olsa vird çekmelidir. Gafletle çekilen zikir, hiç çekmeyip terk etmekten daha hayırlı ve kazançlıdır. Çünkü insan farkında olmasa da vücudu o anda Allah’ın zikri ile meşgul olur.

Büyük arif İbn-i Ataullah İskenderî (k.s) şöylr diyor: “O esnada Allahu Teala ile huzurda olmasan da, zikri terk etme! Çünkü zikir ettiğin halde Ondan gafil olman, zikir etmediğin zamanki gafletinden daha azdır. Umulur ki, böyle zikir, seni gafletten uyandırır ve huzura kavuşturur.”[222][222]

Ebu Osman’a şöyle bir soru soruldu: “Biz Allahu Teala’yı zikrediyor, fakat bunun zevkini ve halavetini kalbimizde bulamıyoruz.” Ebu Osman bu soruya, “şükrettiğiniz zaman sizi zikrin daha yüksek derecesine yükseltir. Zira şükrederseniz nimet ziyadeleşir.” diye cevap verdi.

Ebu Osman (k.s.): “Gafletin (ve zikirden uzak kalmanın) sıkıntısını çekmeyen, zikirdeki ünsün tadını bulamaz.” diyor.[223][223]-[224][224]

 

Kaç çeşit vird vardır?

Bu yolda vird olarak uygulanan üç çeşit zikir vardır. Birincisi kalp zikri, ikincisi letaif zikri, üçüncüsü de nefyu isbat zikridir. Bunları kısaca açıklayalım:

A- KALP ZİKRİ/VİRDİ

 

a) Kalp virdi nasıl verilir?

Kalp zikri dersi almanın/vermenin bazı şartları vardır:

1-Yukarıda anlatıldığı usullerde mürşide intisap edip adapları yapacak.

2-Sadatların isimlerini ezberleyecek.

3-Sağ elinin şehadet parmağı olacak.

 

b- Kalb virdi alması için mürid zorlanır mı?

Bu ders herkese tavsiye edilir, kendi irade ve arzusuna bırakılır, zorla yaptırılmaz. Zikir dersi isteyen müride ilk olarak kalp zikri verilir. Vekil, kimseyi virdini artırması için zorlayamaz. Kimsenin vird süresini takip etmesi gerekmez. Sofiye vird tavsiye ve teşvik edilir, kendi gönlü ile müracaat edenin virdi usulünce artırılır.

c- Kalb virdi nedir? İlk kaçtan başlar?

Kalbin üzerinde Lafza-i Celal, (Allah) zikri çekilir. Bu zikir en az beş bindir. Bu sayının altına düşülmez.

 

f) Kalb zikri nasıl artırılır?

Kalp virdi, en az aralıksız 4 ay çekilmek kaydı ile artırılır. Yani alınan bir zikrin vücuda yerleşmesi ve vücudun zikre alışması için en az 4 ay çekilmesi güzel olur.

Ancak özel durumlar ve gelişmeler olursa bu süreden önce de mürid mürşidine veya vekiline danışarak virdini artırabilir.

21 binden sonrası Letaif virdine girer.

•      Çocuklar kalb zikri alabilir mi?

Sadat-ı Kiram’ın isimlerini ezbere bilen ergenlik çağma gelmiş herkes beş bin kalb zikri alabilir. Onbeş yaşından küçük çocuklara, isterlerse vird dersi verilebilir, onbeş yaşına kadar beş binde devam ettirilir.

g) Sadatların ismini ezberleyemeyenlere ne virdi verilir?

Sadatların isimlerini ezberlemeyenlere kalp virdi verilmez. Sadat-ı Kiramın isimlerini                     

ezberlememiş kimselere isterlerse geçici ders ( acemi dersi) verilir.

 

B- LETAİF ZİKRİ

 

1- Letaif ne demektir?

Letaif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nurani cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur.

 

2- Letaiflerin vücuttaki yerleri ve görevleri nedir?

Kamil mürşidler letaifleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir.

Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen halk alemindendir. Bunlartoprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.

Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘Mülk alemi’ denir.

Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi ruhtur.

His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesi nin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.

Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı halk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.

•    Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:

 

Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahallidir.

Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahallidir.

Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahallidir.

Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir, ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.

Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlahi sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.

Nefs, latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.

Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hal perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.

İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kamilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.

Mürşid-i kamil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her halde zikretme haline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’m razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.

Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kamilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.

Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.

Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.

Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.

Letaifleri hakîki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.

C- NEFY U İSBAT ZİKRİ

Letaif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe illallah” zikridir. Buna Kelime-i Tevhid zikri de denir. Bunun zamanını da mürşid belirler. Bu zikrin çekiliş şeklini mürşidin kendisi veya bizzat görevlendirdiği bir kimse yapar.

Bütün bu terbiye ve zikirlerle elde edilecek sonuç zati zikirdir. Zati zikir, insanın bütün vücuduna yayılan, benliğini saran, kalbini Allah aşkında toplayan zikirdir. Bu zikir haline ulaşan kimse yürürken, otururken ve yatarken devamlı Allahu Teala’yı zikreder. Ayrıca zikir nuru onun bütün etine kemiğine yansır. 0 insan bu nur ile bütün eşyanın zikrini işitecek, hissedecek bir makama ulaşır. Artık her şey ona Allah’ı hatırlatır, her varlık bir ilim sebebi olur, hikmet öğretir, İlahi sevgisini artırır. Bunların sonu müşahede ve güzel ahlaktır. Müşahede, ihsan makamı olup Allahu Teala’yı görüyor gibi O’na kulluk yapmaktır.

 

 
7 Yorum

Yazar 24 Haziran, 2011 in Tasavvuf

 

Etiketler: , ,

Zikrin Faydalari :



1- Zikir Allah’ın Emridir

Her şeyden önce Rabbimiz (cc), mü’minlere kendisini sürekli olarak zikretmelerini emrediyor. Kur’an’da  zikredenler övülürken, zikirden yüz çevirenler  kınanmaktadır. Şu âyet oldukça dikkat çekicidir:

Beni anın (zikredin) ben de sizi anayım, bana sükredin, nankörlük etmeyin.[4][4]-[5][5]

 

1- Zikir Allah’ın Emridir

Her şeyden önce Rabbimiz (cc), mü’minlere kendisini sürekli olarak zikretmelerini emrediyor. Kur’an’da  zikredenler övülürken, zikirden yüz çevirenler  kınanmaktadır. Şu âyet oldukça dikkat çekicidir:

Beni anın (zikredin) ben de sizi anayım, bana sükredin, nankörlük etmeyin.[4][4]-[5][5]

2- Zikir Peygamber Mirasıdır. Peygamber Mirasından Pay Almak İsteyen Allah’ın Zikrini Yapmalıdır

 

Ebu Hureyre (r.a) bir gün çarşıya gider ve oradakilere şöyle seslenir: “Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mirası camide taksim edildiği halde, siz buralardasınız!..” Çarşıdaki insanlar hemen camiye giderler. Fakat miras diye bir şey göremezler. Ebu Hureyre’ye gidip şöyle söylerler: “Ya Ebu Hureyre, camide taksim edilen herhangi bir miras görmedik.” Ebu Hureyre onlara; “Neyi gördünüz?” diye sorar. Onlar; “Allah’ı zikreden ve Kur’an okuyan insanları gördük” derler. O zaman Ebu Hureyre “İşte Peygamberin mirası odur” der.[6][6]-[7][7]

 

3- Kainattaki Her Şey Allah’ı Zikreder

Yüce kitabımız Kur’an, bütün kainatın Allah’ı zikrettiğini haber veriyor:

Yedi kat gök, yer ve bunların içindekiler hepsi Allah’ı tesbih eder, Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlamazsınız. O çok halimdir. çok bağışlayıcıdır.”[8][8]

Yine Kur’an ayrıca bize şunu öğretiyor:

Göklerde ve yerlerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir,”[9][9]-[10][10]

Ebû Abdurrahman Sülemi’nin şöyle dediği nakledilir: Şeyh Ebû Osman’ın yanında bulunuyorken biri kuyudan su çekiyor ve dönen çarktan ses geliyordu. Şeyh,

— Ey Sülemi! Şu çarkın ne dediğini biliyor musun? dedi. Ben,

— Ne diyor ki? dedim. Dedi ki:

— Allah, Allah![11][11]-[12][12]

Lokman (a.s.) oğluna vasiyet ederken şöyle diyordu: “Ey oğlum! Horoz senden daha akıllı olmasın. O her sabah zikr ve tesbih ediyor. Sen ise uyuyorsun.[13][13]

O zaman ne yapmalıyız? İbnu Abbas r.a.’ın dediği gibi “Yani gecede ve gündüzde, karada ve denizde, evde ve yolculukta, zenginlikte ve fakirlikte, hastalıkta ve sağlıkta, gizli ve açık her halde Allah’ı zikretmeye devam etmeliyiz.[14][14]-[15][15]

 

4- Zikir İmanı Kuvvetlendirir

Zikir kalpteki imanı kuvvetlendirir, kalbe manevi hayat ve neşe verir, kalpten şek ve şüpheyi giderir, böylece insan inandığı şeyleri tereddütsüz kabul eder, Allah’a teslimiyeti tam olur, yakini artar, ihlası elde eder. 0 zaman ibadetler tatlı ve kolay olur. Kul taklitten kurtulur. Balık için su ne ise, kalp için de zikir odur. Zikirsiz kalp ölür. Kalbi ölü bir insandan hayırlı ve tatlı işler çıkmaz.[16][16]

 

5- Zikreden Kimse Allah’a İtaat Etmektedir

Bütün ibadetlerin özü ve aslı, Allahu Teala’yı hatırlamaktır. İsalm’ın direği namazdır ve namazdan maksat ise Allahu Teala’yı zikir ve anmaktır. Hususen Hak Teala: “…Namazı dosdoğru kıl. Allah’ı zikretmek elbette en büyük(ibadet) tir.”[17][17]

Kur’an-ı Kerim okumanın ibadetlerin en faziletlisi olmasının sebebi, Allahu Teala’nın kelamı, sözü olması, Allahu Teala’yı hatırlatıcı olması ve içerisindekilerin hepsinin Allahu Teala’yı anmayı, hatırlamayı tazelemesi, yenilemesidir.

Oruç’tan maksat, şehvet ve arzuları zayıf kırmaktır. Çünkü vücut şehvetten kurtulunca, temiz ve safi hale gelir ve Allahu Teala’nın zikrine karargah olur. Kalp arzu ve şehvetlerle dolu olursa, zikir etmesi mümkün olmaz ve zikir ona tesir etmez.

Hac’tan maksat ise, ev sahibini hatırlamak, anmak ve zikretmektir. Allahu Teala’nın huzuruna ermeğe ve Onu görmeyi, Onunla konuşmayı candan istemektir.

Demek ki, bütün ibadetlerin başı ve aslı zikirdir. Zaten müslüman olmak için “La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah” kelimesini söylemek lazımdır. Bu ise zikrin ta kendisidir. Diğer bütün ibadetler bu zikri kuvvetlendirmek içindir.

Allahu Teala’ya itaat edip, emirlerini yerine getiren, Onu zikir ediyor demektir. Onun verdiği emirlere göre hareket etmeyen, ne kadar tesbih çekerse çeksin, ne kadar Kur’an-ı Kerim okursa okusun, zikir etmiyor sayılır.[18][18]

Şeyhzade tefsirinde; Said bin Cübeyr’in şöye buyurduğu rivayet etmiştir:

“Zikir, Allahu Teala’ya taattir. Allahu Teala’ya ibadet eden, Onu zikretmiş olur.

Allahu Teala’ya itaat etmeyen, Onu zikretmiş olmaz. Allahu Teala; “Artık beni zikredin (anın). Ben de sizi zikredeyim (anayım)”[19][19] buyuruyor. Allahu Teala’nın kullarını zikretmesineden murad, kullarına lütufta bulunması, ihsan, hayır ve saadet kapıları açmasıdır.[20][20]

Ayet-i kerimedeki; “Beni anınız” emri, bütün taatları içerisine almaktadır. Bu sebepledir ki, Said bin Cübeyr, ayet-i kerimeyi; “Beni taatle zikrediniz” şeklinde açıkladı. Zikrin içerisine tefekkürün bütün nev’ilerini ve kısımlarını kattı. Zikir bu mana ile şükürdür.[21][21]

Allah Rasulünün (s.a.v.) Ashabından bir grup Hz Peygambere şöyle demişlerdi: “Ya Rasulallah! Mal mülk sahibi kimseler, ecirlerin tamamını alıp götürdüler. Onlar bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi oruç tutuyorlar. Ayrıca mallarının fazlasını da tasadduk ediyorlar.” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah sizin için de tasadduk edeceğiniz şeyler hazırlamamış mı? Şüphesiz her bir tesbih bir sadaka, her bir tekbir bir sadaka, her bir tahmid bir sadaka, her bir tehlil bir sadaka, iyiliği emretmek, birinizin eşi ile cinsi münasebette bulunması bir sadakadır.”

Bu söz üzerine Ashab: “Ya Rasulallah, birimiz şehvetinden dolayı hanımı ile münasebette bulunur; bundan da sevap olur mu?” deyince Efendimiz şöyle buyurdu:

“Şayet o kimse şehvetini haram bir yolla tatmin etseydi bir günah işlemiş olmaz mıydı? Aynı şekilde helal bir yolla da şehvetini tatmin ederse ona bir sevap vardır.”[22][22]

Büyük arif Ahmed el-Haznevî şöyle buyurdular: “Vakitlerin devamlı olarak Allahu Teala’nın ismini anarak geçirilmesi vaciptir. Parlak olan İslam dinine uygun olan her şey alış-veriş de olsa, kişinin yaptığı ameller zikir sayılır. Öyle ise yapılan bütün işlerin zikir olması için bütün dav­ranışlarda İslamiyetin hükümlerine uyulması gerekir. Çünkü zikir gafleti kov­maktan ibarettir. Bütün fiillerde Allahu Teala’nın emirlerine ve yasaklarına riayet edildiğinde gafletin etkisinden kurtuluş mümkün olup, Allahu Teala’ya devamlı zikrin sevabı hasıl olur.”

Abdülvehhab Mütteki Hazretlerine dediler ki: “Talibin devamlı zikirde olması lazımdır, diyorlar. Bu nasıl olur?” şöyle buyurdular:

“Hayırlı amelle meşgul olan, daima zikirdedir. Namaz kılmak zikirdir. Kur’an okumak zikirdir. Din ilimleri öğretmek ve öğrenmek zikirdir. Her hayırlı amel zikirdir.”[23][23]

Ata bin Meysere el-Horasanî şöyle demiştir:

“Zikir meclisleri, Allahu Teala’nın helal ve haram kıldığı şeylerden bahsedilen yerlerdir.”[24][24]-[25][25]

6- Rabbi İle Beraber Olmak İsteyen Kimse Allah’ın Zikrini Yapmak Zorundadır

Zikir kulu Yüce Rabbi ile beraber eder. Kul Yüce Rabbini zikrettiği sürece Allah da kulunu zikreder. “Siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim”[26][26] ayeti bunu ifade eder. Bu yüzden arifler, bir insanın Allah’ı zikretmesinin bundan başka faydası olmasa bile, bu müjde zikrin şeref ve faziletini anlatmaya yeterdi, demişlerdir.[27][27]

Allahu Teala: “Ben beni zikiredenle beraberim.”[28][28] buyurur.

Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Ben kulumun hakkımdaki düşüncesi yanındayım. Beni anınca onunla beraberim. İçinden beni anarsa ben de onu içimde anarım. Beni bir cemaatta anarsa Ben de onu daha iyi bir cemaat içerisinde anarım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.”[29][29]

Ebu Hureyre’den rivayet edilen kudsi bir hadiste Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kulum beni anıp dudaklarını benim için kıpırdattığı anda ben onunla beraberim.”[30][30]

Büyük arif Ali el-Havvas Hazretleri şöyle demiştir: “Yapılacak en kerametli iş bir kulun Allah’ı anmasından daha üstün ve faziletli değildir. Çünkü, kul Allah’ı anmakla Onun yüce meclisinde Onunla birlikte oturmuş bulunur.”[31][31]

Tarikat müridlerinden biri, tam bir sene inzivaya çekildiği halde nefsinden bir keramet çıktığını görmez. Durumunu gider şeyhine anlatır. Şeyhi kendisine: “Hak Teala’nın meclisinde bulunmadan daha büyük bir keramet mi istersin?” karşılığını verir. Daha sonra: “Sana gösterip kaldırmak istemedim, zira sen bir seneden beri şu azametli keramet içinde bulunduğun halde, bunu duyup hissetmedin. Bunu böyle bilmelisin” der.[32][32]

Bir haberde şöyle nakledilmiştir: Cebrail (a.s.), Hz. Resulullah’a (s.a.v.) gelerek şöyle dedi: “Allahu Teala sana buyuruyor ki: Senin ümmetine verdiğim şeyi hiçbir ümmete vermedim.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Ey Cebrail, o nedir?” diye sordu; Cebrail (a.s.), “O, Allahu Teala’nın “Siz beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim” ayetidir. Allahu Teala bunu senin ümmetinden başka hiçbir ümmete söylemedi” dedi.[33][33]-[34][34]

Şeyh Alâeddin Âbîz anlatır:

Bir gün pîrimiz Mevlânâ Sa‘deddin hazretlerinin evinin kapısında dostlarla oturuyorduk. Arkadaşlardan iki kişi birbirleriyle tartışıyorlardı. Biri dedi ki: “Zikretmek daha faziletlidir.” Öbürü, “Kur’an okumak daha faziletlidir” dedi. Bu esnada Mevlânâ Sa‘deddin hazretleri dışarı çıktı. Onlara, “Ne konuşuyorsunuz?” dedi. Onlar aralarındaki tartışmayı arzettiler. Bunun üzerine Mevlânâ Sa‘deddin hazretleri şöyle buyurdu: “Allah ile birlikte olmak hepsinden daha faziletlidir.”[35][35]-[36][36]

Sabit bin Eslem el-Benanî (r.a.): “Ben, Allah’ın beni ne zaman anacağını bilirim!” deyince sorulur:

-Bunu nasıl bilebilirsin?

-Ben kendisini andığımda o da beni anar, der ve Bakara suresinin yüz elli ikinci ayetinde geçen: “Beni anın ki ben de sizi anayım…” mealindeki cümleleri okur.[37][37]

Sabit bin Eslem el-Benanî’nin (r.a.) şöyle dediği bildirilmiştir:

“Mümin, kıyamet gününde, Allahu Teala’nın huzurunda durur, Allahu Teala ona;

“Ey kulum! Sen, dünyada bana ibadet eden kullarımla beraber ibadet ediyor muydun? diye sorunca, o mümin; “Evet, onlarla birlikte bende ibadet ediyordum ya Rabbi!” der.

Yine Allahu Teala; “Ey kulum, dünyada iken bana dua edip yalvaran ve beni zikredip ananlarla beraber, sen de yalvarıp beni andın mı?” diye sual buyurur. O mümin yine; “Evet ya Rabbi!” diye cevap verir.

Bunun üzerine Allahu Teala; “İzzetim hakkı için, beni zikredip, andığın her yerde ben de seni andım. Nerede dua edip yalvardınsa, o duanı kabul ettim” buyurur.

Sonra Sabit-i Benanî şu hadis-i şerifi bildirdi: “Müminin hiçbir duası red edilip, geri çevrilmez. Karşılığı ya dünyada verilir, ya ahirete tehir edilir, veya günahlarına keffaret olur.”[38][38]

Yukarıda meali sunulan ayette geçen, “Siz beni anın ki ben de sizi anayım” ifadesi, alimler tarafından çeşitli manalar için yorumlanmıştır. Bu yorumların şöyle özetlenmesi mümkündür:

“Siz beni ibadet ve itaatla zikredin ki, ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Beni dua ederek zikredin, ben de sizin dualarınızı kabul edeyim. Benim verdiğim nimetleri hamd ve sena ile zikredin, ben de size nimetlerimi artırayım. Siz beni dünyada zikredin, ben de sizi ahirette zikredeyim… Beni, varlık ve refah içinde olduğunuzda zikredin ki, ben de sizi bela, musibet ve sıkıntılarınız zamanında zikredeyim… Beni, benim yolumda cihad ederek zikredin ki, ben de sizi hidayetimle zikredeyim. Beni sıdk, samimiyet ve ihlas ile zikredin, ben de sizi sıkıntılardan kurtarmak ve bilgi ile ihtisasınızı artırmakla zikredeyim. Beni Rabbiniz olarak bilip kulluğunuzla zikredin ki, ben de sizi sevdiğim kullarımdan kabul edip sonunda bağışlamakla zikredeyim”[39][39]

Muhammed bin Ömer el-Halebî “el-Menhecü’s-Sedid” adlı eserinde şöyle diyor: Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’de;“O halde siz, bana itaat ve ibadet ederek beni anın ki, ben de sizi mağfiretimle anayım. Nimetlerime şükredin de, nankörlük yaparak küfre varmayın” (beni ve nimetlerimi inkar etmeyin)”[40][40] buyuruyor. Allahu Teala, bu ayet-i kerimede müslümanları iki şeyle mükellef kıldı; zikr ve şükür. Ayet-i kerimede zikrin şükrden önce buyurulması, zikrin bizzat Allahu Teala ile meşguliyetten, Onun bizzat anılması ve hatırlanmasından, şükrün ise; Allahu Teala’nın nimeti ile meşgul olunmasından dolayıdır.[41][41]

 

7- Allah’ı Sevmenin Alameti: Allah’ın Zikrini Yapmaktır

Dünya ve ahirette kurtuluş, alemlerin Rabbi olan Allahu Teala’yı sevmek ve Onu hatırdan çıkarmamakla mümkündür. Allahu Teala’yı anmak, kalbe, ruha ve dile hayat verir. Kişinin amellerinin en üstünü, Allahu Teala’yı anmaktır. Onu anmak, en sağlam iptir. Buna sarılanlar, sıkıntılardan kurtulup rahata kavuşmuşlardır.[42][42]

Allahu Teala’yı sevmenin alametlerinden birisi de devamlı olarak kalp ve dili ile Allah’ı hatırlayıp Onun azametini düşünerek Onu zikretmektir. Zira bir şeyi çok seven, onu çok anar. Demek ki Allah’ı sevmenin alameti, Onun zikrini sevmektir. Allahu Teala’yı seven, Allah’ın sevgisine mazhar olur. Nitekim Allahu Teala:

(Resulüm! ) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[43][43] buyurmuştur.

Ahmed bin Ebi’l-Havarî (k.s); “Allahu Teala’yı sevmenin alameti zikri sevmektir” demiştir.[44][44]

Mutarrif da: “Seven, sevgilisinin sözünden ve onun bahsi yapılmaktan usanmaz” demiştir.[45][45]

Hekim et-Tirmizî (k.s) demiş ki: “Hakiki manada Allahu Teala’yı sevmek, Onun her an zikredip, Onunla ünsiyet etmektir.”[46][46]

Bir kimse birini sevdiği zaman, aklında ve dilinde yalnız aşkı olduğu mahbubunun adı vardır. Bu durum Mecnun bin Kays’a aynen vaki olmuştur.

Kendisine sordular:

-Adın nedir?

-Leyla’dır, diye cevap verdi.

Nereye baksa gözüne Leyla’dan başkası görünmezdi. Gönlü Leyla ile dolu idi. Dilinde gece gündüz virdettiği şey Leyla idi. Leyla’dan başka bir kimse bilmez idi. Bütün isimleri unutmuştu. Bu ne kadar acaib bir bilmece ve bir sırdır.

Hakiki aşık, o kimsedir ki dost adından başka adları gönlünden çıkarır.

Bir gün deli-divane Mecnun, Leyla, Leyla deyip şehrin içine düşe kalka dolanıp durmakta idi. Bunun bu sözünü işiten Leyla dedi ki:

-Varayım da şuna kendimi bir göstereyim. O benim için gece gündüz rahat ve huzurunu terk etti. Beni talep eder oldu. Niyazlarda bulundu. Varıp kendisine bir gözükeyim ve hatırını sorayım.

Aşağı indi. Kapısının önünde Mecnun’un gelmesini bekledi. Mecnun Leyla Leyla diye çağırarak şehrin dışına çıktı. Sahraya vardı. Güneşe karşı bir yere oturdu. Leyla Leyla demeye devam etti Leyla Mecnun’un ardını bırakmadı. Peşini takip etti. O oturduktan sonra varıp o da onun yanı başına oturdu. Kendini Mecnun’a arz etti. Mecnun Leyla’ya hiç iltifat etmedi.

-Leyla, Leyla, diyerek devamlı adını söylemekte idi.

Leyla, Leyla diye o kadar fazla ve devamlı söyledi ki nihayet bayılıp düştü ve kendisinden geçti, bihod oldu. Yattığı yerde Mecnun’un bütün azalarında Leyla avazları işitiliyordu. Bu da çok acaip bir sırdır. Mecnun bir müddet sonra kendine geldi. Leyla kendisiyle ne kadar alakadar olmaya gayret ettiyse de, o kat’iyyen iltifat etmedi. Nihayet Leyla Mecnun’un güneşinden yana geldi. Leylanın gölgesi Mecnun’un üzerine düştü. Mecnun başını kaldırdı. Leyla’nın yüzüne baktı ve dedi ki:

-Kimsin sen?

Leyla:

-Aşk elinden halin nedir?

Mecnun cevaben:

-Halimden sana ne? Git, yanıma gelme. Yoksa sen de benim gibi deli olursun. Yad misin, biliş misin? Ben seni bilemedim, dedi.

Leyla:

-Şu Leyla diye istediğin benim. Ben Leyla’yım. Beni niçin bilmezsin? dedi.

Mecnun:

-Var ki alem bana hep Leyla oldu. Benim gönlüm Leyla’lar ile doldu. Eğer sen Leyla isen ya bendeki bu Leyla nedir?[47][47]-[48][48]

 

8- Allah’a Dost Olmanın (Velayetin) Yolu: Zikretmektir

Zafere kavuşmanın tek yolu zikirdir. Kitap ve sünnet, kurtuluş kapısı olarak zikri göstermiştir. Zikir bütün hayır kapılarının anahtarı yapılmıştır. Zikir velayetin sancağıdır. Zikirsiz Allah dostluğu mümkün değildir.

Ebu Said el-Harraz (k.s.) şöyle demiştir: “Cenab-ı Hak kullarından birisine dostluk yapmak isterse, kendisine zikir kapısı açar. Zikirden hoşlandığında da, kendisine yakınlık kapısını açar. Sonra onu ünsiyet meclisine alır. Sonra tevhid kürsisine oturtturur. Hicabı kaldırıp onu ferdaniyyet (tek’lik) dairesine alır, Celal ve Azamet hicabını (perdesini) kaldırır. Gözü Celal ve Azameti görünce artık o (kişiliği) ortadan kalkar. O zaman kul, zayıf düşerek kendinden geçer. Allah’ın himayesine girer, ve nefsin arzularından uzak kalır, ondan beri olur.”[49][49]

Üstad Ebu Ali ed-Dekkak (k.s.) şöyle derdi: “Zikir velayetin sancağıdır. Zikirde muvaffak olan kimselere velayet sancağı verilir. Muvaffak olmıyanlara veya zikre devam etmeyenlerden de bu sancak geri alınır.”[50][50]

İmam Kuşeyrî (k.s.) zikrin, Allahu Teala’ya giden yolda temel bir esas olduğunu, ilahi rıza ve Allah’a kavuşmanın ancak devamlı zikirle olabileceğini, kul, kalp ve diliyle devamlı zikir haline ulaşınca da “kamil mümin” sıfatını kazanacağını belirtmiştir.[51][51]

İmam-ı Kuşeyrî (k.s.) şöyle diyordu: “Hakk’a vuslat yollarının en kavi ve metini zikrullah yoludur. Hiç bir kimse yoktur ki zikrullahsız Hakk’a vuslat olmuş olsun. Ancak ve ancak Hakk’a vuslat zikrullah iledir.”[52][52]

Ahmed Zerruk (k.s.), tasavvufun yüz temel kaidesinden birisinin de devamlı zikir dersini geçemeyenlere velilik diploması verilmeyeceğini belirtmiştir.[53][53]

Bu diplomayı alanlar ne kazandıklarını İmam Şaranî (k.s.), şöyle ifade eder:

“Zikir dersini başarı ile tamamlayan ve zikir diplomasını alanlar manevi alemleri seyr edebilirler. Bütün vücudu saran Allah zikri, zikir edeni yüce Mevla’nın sevgisiyle mest eder.”[54][54]-[55][55]

Zikirsiz Allah dostluğu mümkün değildir. Bütün ibadet çeşitleri bir tür zikirdir. Ancak asıl zikir kalbin derinliklerine inen, kalbi fetheden ve nefsi terbiye eden zikirdir. Bu zikrin sonucu kalbin Yüce Allah’ı tanıması, O’na bağlanması ve Ondan başkasını aramamasıdır.

Zikir vuslat yoludur. Zikir kulu Yüce Rabbine yaklaştırır. Zikir insanın marifetini ve muhabbeti artırır, manevi derecesini yükseltir. İhlasla yapılan zikir kul ile Rabbi arasındaki bütün perdeleri kaldırır, engelleri aştırır. Rasulullah (s.a.v) Efendimizin belirttiği gibi, zikirdeki bu özellik hiçbir amelde yoktur.[56][56]

Zikir manevi zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allahu Teala ile özel sohbet ve muhabbet eder. Allahu Teala zikredenin en yakın dostu ve sohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir, onu doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır. Büyük ariflerden İbrahim b. Ethem (rah.) bu zevki şöyle tarif eder:

 “Yüce Rabbim kendisini seven ve çokça zikreden dostlarının kalbine öyle bir zevk koymuştur ki, eğer dünya sultanları bunun ne kadar tatlı olduğunu bilselerdi Onu ele geçirmek için bütün ordularıyla ariflerin kalbine hücum ederlerdi. Ancak Allah dostları onu gizlerler, sultanlar da ondan habersizdirler.”[57][57]

9- Allah’ın Bir Kimseye Ceza Vermesinin Alameti, Zikreden Kimsenin Zikri Terketmesidir

Süfyan es-Sevri (k.s.) şöyle demiş: “Herşeyin bir cezası vardır, Allahu Teala’yı tanıyan arifbillah’ın cezası zikirden kesilmesidir. (Maşuku anmamak ve hatırlayamamak aşıka verilen cezadır.)[58][58]

Zünnun el-Mısrî demiştir ki: “Herşeyin bir cezası vardır; arifin cezası da Allahu Teala’nın zikrinden kesilmesidir.”[59][59]

Ebu’l-Hüseyin en-Nurî şöyle demiştir: “Her şeyin bir cezası vardır, Allahu Teala’yı bilen ariflerin cezası da zikirden kesilmesidir.”[60][60]-[61][61]

 

10- Rızkının Bol, Hayatının Huzurlu Ve Sıkıntılardan Uzak Olmasını İsteyen Kimse; Zikre Sarılmalıdır

 

Zikir kalbi şenlendirir, kalpten gamı, kederi, stresi giderir. Alemlerin Rabbi ile huzur bulmuş kalpten boş sıkıntılar ve yersiz korkular çeker gider. Kalbi zikir ile şenlenmiş bir kul hiçbir zaman yalnızlık korkusu yaşamaz, ne olacağım sıkıntısı çekmez, rızık endişesine düşmez. Zindana atılsa saraydaki gibi rahat eder.

“Allah Teala c.c. buyuruyor ki:

— Beni zikretmekten dolayı benden bir şey istemeye fırsat bulamayanlara, dilekte bulunanlara verdiğimin en hayırlısını veririm![62][62]

Hikmet sahibi alimlerden biri şöyle der:

“Cenab-ı Hak c.c. buyurur ki: Kalbine nazar kıldığımda bir kulun kalbinde benim zikrimin baskın olduğunu görürsem; onun işlerini yürütmeyi üzerime alırım, onun meclisinde arkadaşı, sohbet ettiği kişi ve yakın dostu olurum.”[63][63]

Sabit bin Eslem el-Benanî (r.a.) Sizden birisi, günün bir miktarında Allahu Teala’yı anarsa, o günü kazançlı demektir.

Zikir yoksullukları kanaat zenginliğine, yalnızlıkları ebedi ve bitmez dostluğa, mahrumiyetleri ilahi ilgiye dönüştürür.

Zikir dünyalık korkuları giderir, endişeleri umuta çevirir, hayalleri götürür; onun yerine solmaz gerçekleri yerleştirir.

Zikir boş kuruntular yerine  Allah’ı bilme, takdir etme, önünde kul gibi eğilme ve Ondan isteme cesareti arama ümidini verir.

Zikretmeyenler, ya da ‘zikir’den yüz çevirenler ebedi açlığa, doyumsuzluğa, mutsuzluğa, sıkıntılı bir hayata ve yalnızlığa mahkumdurlar.

Allah’ın Zikr’inden kim yüz çevirirse onun hakkı dar bir geçimdir, sıkıntılı bir hayattır, mutsuz bir yaşantıdır.

 “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!, der.[64][64]

“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.”[65][65]

“Bir topluluk oturup Allah’ı zikrederse melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerine sekine (huzur, feyiz)iner ve Allah onları yanındakilere zikreder.”[66][66]-[67][67]

“Kim bir yere oturur ve orada Allah’ı zikretmez (ve hiç zikretmeden kalkar) ise Allah’tan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar, orada Allah’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnâda Allah’ı zikretmezse, Allah’tan ona bir noksanlık vardır.”[68][68]

Zikir, insanı Allah’ın dışındaki varlıkların her türlü kötülüklerinin tesirinden muhafaza eder, Allah’a bağlılığını sağlar ve her nevi tevhidi muhafaza eder. Bununla beraber, insanın gönlüne huzur verir, dünya ve ahiretin mutluluğuna kavuşturur.

Onlar ki, inanmışlardır ve kalbleri Allah’ı zikretmekle (anmakla) yatışır. İyi bilin ki ancak Allah’ı zikretmek (anmak)la kalbler yatışır[69][69]-[70][70]

Abdülkadir Geylanî (k.s.) şöyle diyor: “Kalp, Hakk’ı anmaya devam ederse ona marifet, ilim, tevhid hali, tevekkül duygusu ve Hakk’ın zatından uzak olmama hali verilir.”[71][71]

Tabiinin tanınmışlarından ve evliyanın büyüklerinden Kab’ul-Ahbar (r.a) şöyle derdi: “Evlerinizi Allahu Teala’yı anmak suretiyle nurlandırınız. Evlerinizi onda namaz kılarak, nasiplendiriniz. Allah’a yemin ederim ki, böyle yapanlar gök ehli arasında tanınırlar. Gök ehli, “Falan oğlu falan evini, Allahu Teala’yı anarak süslüyor” derler.[72][72]-[73][73]

11- Allah’ın Rahmetini ve Duasının Kabul Olmasını İsteyen Kimse Zikrini Yapmalıdır

Zikir insana rahmet kapılarını açar. Kul Yüce Rabbini zikrettiği sürece O’nun nazarı ve rahmeti altında bulunur. Allahu Teala kendisini genişlik anında çokça zikreden kullarını dar ve zor zamanında yalnız bırakmaz, dua ve isteğini boş çevirmez. Onu özel olarak destekler.

Katade (r.a) demiş ki: “Gece gündüz, gizli ve açık Rabbini zikredenin duası kabul olunur.”

Zikir kula semanın kapılarını açar. Zikir meclislerine ilahi rahmet, nur ve feyiz iner. Melekler zikredenlerin meclisine gelir, onların affı için Allah’a yalvarırlar. Zikreden kimseyi Allahu Teala kendi katındaki melekler arasında zikreder, melekler onu tanır ve kendisiyle dost olurlar. Böylece kulun göklerde ismi anılır, cismi tanınır, hatırı sayılır.[74][74]

12- Kalbi Hastalıklardan Kurtulmanın Yolu: Zikirdir

Zikir, kalpleri doyuran, iştahların aç gözlülüğünü gideren, susuzları suya kandıran, akılları hedefine ulaştıran bir ibadettir.

Zikir ilaçtır, zikir iksirdir, zikir ab-ı hayattır, zikir canlara can katan merhemdir.

Allahu Teala’yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilacıdır, gıdasıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, katılaşır ve sonunda ölür. Kalplerimizin Allah’tan gaflet etme tehlikesinden ancak zikrullah ile korunabiliriz.

Amr bin Abdullah bin Kays (r.a.) şöyle diyordu: “Zikrullah şifadır; başkasını anmak derttir.”[75][75]

Musa (a.s.) hastalandı ve karnının ağrısı iyice şiddetlendi de halini, Cenab-ı Allah’a arzetti. Allah da ona, sahradaki bir otu gösterdi. O da, ondan yedi de, Allah’ın izniyle şifa buldu. Sonra, bir başka zamanda bu hastalık ona tekrar musallat oldu. Bunun üzerine, aynı otu yedi. Fakat hastalığı arttı. Hastalığı artınca şöyle dedi: “Ya Rabbi, ilk önce bu otu yedim ve ondan faydalandım. İkinci defa onu yediğimde ise, hastalığım arttı.” Bunun üzerine Hak Teala şöyle buyurdu: “Çünkü sen, birincide seni ota sevkeden Ben idim, böylece onda şifa meydana geldi. İkincisinde ise, sen kendin ota gittin de, buna mütakip hastalığın erttı. Bilmiyor musun ki, bütün dünya öldürücü zehir, onun panzehiri de benim ismim (zikrim)dir.”[76][76]

Hz. Ömer de (r.a.), “Allah’ı zikre devam edin. Zira o şifadır. İnsanlardan dilinizi çekin; zira o, hastalıktır.” buyurdu.[77][77]

Ahmed bin Mesruk (k.s) diyor ki: “Müminin kalbi Allahu Teala’nın zikri ile kuvvetlenir.”[78][78]

Ubeydullah-i Ahrar (k.s) demiştir ki: “Zikir bir kazma gibidir ki, onunla gönülden yabancı duygu dikenleri temizlenir.”[79][79]

Ali bin Hüseyn (Mevlana Safi) (k.s.) de şöyle demiştir: “Her an Allahu Teala’yı hatırlamak ve anmak bir kazma gibidir ki, o kazma ile gönül yolunda bulunan dikenlerin kökünü kazırlar. Böylece bu yolda ilerlemek için mani kalmaz.”

Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s.), gizli zikrin ve virdlere devam etmenin, kalp hastalıkları için en tesirli ilaç olduğuna dikkat çeker. Bunun büyük veliler ve keşif sahipleri tarafından tecrübe edilmiş bir gerçek olduğunu belirtir.[80][80]-[81][81]

Avn b. Abdullah (k.s.)

Çok günah ve dünya sevgisiyle hastalanan kalblerinizi, dünyadan soğuyarak ve günahları terk ederek tedâvî ediniz.[82][82]

13- Günahlarla Kirlenen ve Paslanan Kalbin Temizlenmesi ve Cilalanması Zikir İle Mümkündür

“Kulun yapacağı en doğru iş, kalbini temizlemenin çaresini aramaktır. Kalp tasfiyesinin yolu ise, zikre yapışmak ve tam manasıyla zikre ısınmaktır.”[83][83]

İbn-i Hafif (k.s); “Kalbin olgunlaşması, Allahu Teala’nın zikri ile olur” diyordu.

Yine o derdi ki: “Zikir, kalbin tasfiyesini (saflaşmasını, temizliğini) temin eder.”[84][84]

Allah’tan başka her şeyden sıyrılmanın çaresi zikrullaha devam etmektir. Kalplerin cilası zikrullahtır. Aksin iyi olabilmesi için kalpleri zikrullah ile cilalamak gerekir. Çünkü orası Cenab-ı Hakk’ın nazargahıdır. İmanın makarrıdır. Sırların madeni, nurların kaynağıdır. Hz. Peygamberin (s.a.v.) beyan ettiği gibi kalp salih olursa bütün vücud salih olur. Eğer kalp salih olmazsa bunca ibadetler neye yarar?

Hz Peygamber (s.a.v.) ise şöyle buyurur: “Her şeyin bir cilası vardır. Kalbin cilası da zikirdir.”

İbn-i Kayyim el-Cevziye şöyle diyor:

“Muhakkak ki, eşyanın bilhassa bakırın kirlenip paslandığı herkesce malumdur. Bunlar kalaycılar tarafından nasıl temizlenip parlatılıyorsa, paslanan kalplerinde cilası ancak usulü dairesinde ve edebine riayetle yapılan zikrullah iledir.

Bir cilanın ceviz tahtasını parlatıp ayna haline getirdiği gibi, Allah’ı zikir de kalbi parlata parlata ayna haline getirir. Zikri terk edip isyana daldığı vakit, lamba şişesinin is ile karardığı gibi, kalb yine kararır ve silinen lamba camının parlaması gibi, zikir ile yeniden parlar.

Kalbin paslanması, zikrullahtan gaflet ve nisyan neticesinde görülür ki bu da ancak zikrullah ile cilalanıp parlatılır. Bir de günahlar sebebiyle kirlenmesi vardır. O zaman günahların kirini tevbe ve istiğfarla temizlemek lazımdır. Şu halde kalbin cilası iki şeyle mümkündür: Biri tevbe ve istiğfar, biri de zikrullahtır.

Kalp paslanınca da paslı ayna gibi eşyayı olduğu gibi içine alamaz. Hakk’ı batıl ve batıl’ı Hak görebilir. Pas çoğalınca düşünce ve anlayış bozulur. Hakk’ı kabul edemediği gibi batılı da inkar edemez. Böylece felaket çukurlarında helak olur gider. Bu da gaflet ve nefsin arzularına uymaktan gelir. Bu hal ise kalbin nurunu söndürür ve basiret denilen kalb gözünün körlüğüne sebep olur. Baş gözünün görmesi ise bu işte fayda vermez. Onun için Kur’an-ı Kerim’de: “Kalpleri benim zikrimden gafil olanlara ve nefs-i hevalarına uyanlara sakın itaat etme”[85][85] buyurulmuştur.[86][86]-[87][87]

14- Kalbin İbadetlere Karşı Yumuşaması Zikir İle Olur. Zikri terk etmek İse Kalp Katılığına Sebep Olur

Mahmûd Sâmî -kuddise sirruh:

-Allah’ı devamlı anmak ise kalbi yumuşatarak, hassas hale getirecek tasfiye edecek en birinci şarttır. Çünkü Cenâb-ı Hak: “Siz beni çok çok anın” buyurmuştur.

Zira az yapılan zikir kalbin yumuşamasına kâfi gelmez. Kalb çok zikirle yumuşar. Hiç bir şey buna mâni olmamalıdır. İnsanın mükerrem oluşu zikr-i daimi ile tecelli eder, beden bununla nurlanır, temizlenir. Her uzvun kendi zikri vardır. Bedenin zikriyle huzur kazandığı zaman insanın vücudu artık toprağın içinde çürümekden kurtulur.[88][88]

Şeyh Cemâleddin buyurdu ki:

Efendimiz Hâdim Şeyh, “Yazıklar olsun! Allah’ın zikri hususunda kalpleri katılaşanlara…”[89][89] âyet-i kerimesini şöyle tefsir ederdi: “Bazı kimseler vardır ki, zikir yapmalarına rağmen kalp katılığından kurtulamazlar. Zira, bunlar zikri edebe uygun yapmazlar. Nefislerine uyup gaflete düşerler. İşte bundan dolayı âyette geçen,‘Allah’ın zikrinden’ ibaresiyle bu hale işaret edilmiştir. Bazı müfessirler ise bu âyeti, ‘Allah’ın adını anmaktan gafil olmak’ şeklinde tefsir etmişlerdir.”

“Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanıp zikredilmeden yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse, kalbi katı olandır.”[90][90]-[91][91]

 

15- Gafletten Kurtulmanın Yolu Allah’ın Zikri İle Mümkün Olur

Zikir kul için uyanıklılıktır, şuurdur, bilinçli olmaktır.

Zikir şuurları diri tutar, gönülleri gafletten korur.

Yahya bin Muaz (k.s.) şöyle derdi: “Allah’ın zikriyle gönüllerinizi yenileyiniz, çünkü gönüller çabuk gaflete düşerler.”

Bişr bin Mansur (r.a.) halkla birlikte pek az bulunur şöyle derdi: “İnsanlarla bir araya gelinen yerler gaflet mekanları. Vallahi ne zaman birisi yanımda oturmuşsa kalkıp gitmesini hem onun hem de kendim için daha hayırlı görmüşümdür.”

Arifler: “Zikir, gafletten kurtulmaktır. Gafleti ortadan kaldırdığın zaman sussan da zikirdir” demişlerdir.

Bu yolun büyüklerinden Ya’kub-i Çerhî (k.s.): “Her halde uyanık olmalıdır. Yerken, yatarken, konuşurken, yürürken, alış veriş ederken, abdest alırken, namaz kılarken, Kur’an-ı Kerim okurken, yazarken, ders ve va’z verirken, bir göz açıp kapayacak kadar Hak’dan gafil olmamalıdır” diyor.

Büyük velilerden Ebu’l-Hasen Şazili (k.s) der ki: “Nifak alametlerinin birisi de zikrin dile ağır gelmesidir. Derhal tevbe et, tazarru ve niyaz eyle ki, Allahu Teala zikrini sana kolay ve hafif eylesin ve sana tevfik ve hidayet eylesin.”[92][92]

Atâ es-Sülemî (r.a.)

“Allah’ı zikretmekle O’nun hitab-ı izzetini kalblerinize hakkı ile duyurmaya çalışınız! Zira kalbler pek çabuk gaflete dalar”.

Allah Dostlarından Yaşayan Sözler-Muzaffer Taşyürek

Said b. Müseyyeb (k.s.)

“Kim Allah’tan gelen şeyleri ve Allah’ın, kulundan ne istediğini bilmezse Rab Teâlâ onunla Zâtı arasına bir engel koyar. Haram arzulara, tereddüt etmeden aceleyle koşan kuldan tevfik emâreleri kaybolur. Allah’tan gafil olmak, Rab Teâlâ’yı unutmak, ateşe girmekten daha kötüdür.”[93][93]

 

16- Kalbin Gıdası Zikirdir Zikretmeyen Kalpler Manen Ölürler

“Allah’ı zikredenle zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler.”[94][94]

“İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir.”[95][95]

Rasülullah s.a.v. şöyle buyurur:

“Gafillere nisbetle Allah’ı zikreden kimse, kurumuş otlar arasında yeşil ot gibidir!”[96][96]

Büyük müfessir Fahruddin Razi (rah): ”Bir kalp ancak Yüce Allah’ın muhabbeti ile dirilir, sevgisiyle hayat bulur, zikriyle huzura erer, diyor ve ekliyor: Bir kul ancak diliyle zikir, azalarıyla şükür, kalbiyle fikir içinde kaybolup bütün varlığı ile devamlı Allah’a kulluk yaptığında gerçek insan olur.”[97][97]-[98][98]

Beyazid-i Bistamî (k.s.) buyurdu ki: “Ölen kalplerin hayatı, ölmez ve daima diri olan Allah’ın zikri iledir.”

Tebe-i Tabiinin büyüklerinden Süfyan bin Uyeyne (r.a.) demiştir ki: “Maddi hayatın de­vamı için, dünyadaki su ne kadar mühim ise, manevi hayat için de; “La ilahe illallah” Kelime-i tevhidi o kadar, hatta daha fazla mühimdir. Bu ke­limenin yüksek manasını ruhuna sindirebilen kimse diridir. Bu yüksek manayı ruhuna işlemeyen kimse ölüdür. Allahu Teala’nın, kullarına ihsan ettiği nimetlerin en yükseği bu kelimedir.”

Abdülkadir-i Geylanî (k.s.) diyor ki: “Allah’ı anan daima diridir, ölmez. Bir hayattan öbür aleme geçer. Bir andan fazla ölüm acısı ona gelmez. Allah’ı anmak kalbe yerleşince, kul daima Allah’ı anar. Dilinden bir şey demese bile o, Allah’ı anmış olur. Kul Allah’ı andıkça Hakk’a uyar ve Onun işlerine muvafakat eder. Onun yaptığı işlere ses çıkarmaz.”[99][99]

Büyük velilerden Necmüddin İsfehanî (k.s.) Hazretleri, ahibbasından ve ehlullahtan bir zatın vefatında kabri başında murakabe halinde dururken, o esnada imam efendinin ölü zata telkin verdiğini görür ve gayr-i ihtiyari Hz. Şeyh güler.

Her zaman vakur ve ciddi olan Hazretin, hiç mutadı olmayan bu gülüşüne orada bulunanlar hayret ederler… Ve sorarlar:

-Böyle bir yerde neden güldünüz?

Hazret, keşf hali olduğu için söylemekten çekinir. Fakat ısrar edilince mecburiyette kalarak, buyurur ki:

-Telkini, diri ölüye yapar. Bu mezarda ki zatın kalbi manen diridir. O teaccüb etti ve manen dedi ki: “Elhamdülillah benim kalbim diridir. Bana telkin veren imamın kalbi ölüdür. Ölünün diriye telkinine hayret ettim” demesi üzerine gayr-i ihtiyari güldüm, buyurur.[100][100]-[101][101]

Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki (k.s) Hz.leri, bir sohbetlerinde zikir hakkında şöyle buyurdular:

“Yaptığımız işlerin muhasebesini yapmalıyız. Kendi nefsimizi kandırmayalım. Allah (c.c) kalpleri biliyor. Onun rızası olmayan işte hayır yoktur. Kalbimizi nefis ve şeytana bırakmayalım. Düşman düşmana acımaz.

Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce Allah’ın zikrini çok yapmalıdır. Allah celle celâlühû bir kulunu sevmezse onun ağzına zikrini vermez. Zikir çekmeyen sûfî avamdır. Nakşî listesine sadece zikir çeken sûfîler yazılır.

İnsan zikir çeke çeke öyle bir duruma gelir ki; attığı her adımda Allah aklına gelir. İçtiği suda Allah aklına gelir. Her şeyde Allah’ın rızasını aramaya başlar. İşte iman budur. İmanı hakiki zikirde bulursun. Vücut Allah demeye başladı mı artık yatarken, otururken, ayaktayken, konuşurken, her halde Allah’ın razı olup olmadığını düşünürsün. Allah’ı sürekli düşünmek: İşte evliyalık budur.”[102][102]

17- Şeytanın Vesvesesinden Kurtulmak Ancak Zikirle Mümkündür

Gavsımız buyurdu ki: “Vird nurdur, ışıktır, aynen taksinin farı gibidir. Taksinin her şeyi olsa fakat farı olmasa yol gidemez. Kısa zamanda tepe taklak olur. Vird, zikir kalbin kirini pasını temizler. İnsan günah işlemeye başlayınca kalp yara alır. Bu durum, odanın içinde yanan bir sobaya benzer. Sba devamlı yana yana boruların içi kurum bağlar, temizlenmezse zamanla boruları tıkar, dumanı geri teper, odanın içindekileri zehirler ve öldürür. Aynen bunun gibi, zikir de kalbin isini (kurumunu) tmizler. Zikir çekilmezse kalbe Allah’ın nuru gelmez. Ya ne gelir? Şeytanın vesvesesi gelir ve Allah’ı unutturuncaya kadar (vesvese) devam eder. Sonunda misaldeki boru gibi tıkanıp insanı (manen) zehirleyerek öldürür. Onun için virdinize dikkat edin.

İnsana gerektir ki zikrullah gibi manevi ilaçlara sarılsın. Zikrullahın sesi şeytanı kaçırır. O çok korkaktır. Bir ses gelse hemen kaçar. Fakat nefs-i emâre öyle değildir. İnsandan bir an bile gafil olmuyor. Kedinin fareyi beklerken takındığı tavır gibi, sessiz bir şekilde insanın hata yapmasını bekliyor. Ne ibadet yapsa mağrur oluyor. Çok dikkatli uyanık olmalıdır. Çünkü nefsin gıdası zulmettir. Letaiflerin gıdası ise, muhabbet ve nurdur. Nefis ancak nefy-i isbat ile Müslüman olur.”[103][103]

Zikir şeytanın vesvese, hile ve hakimiyetinden kalbi kurtarır. Allahu Teala şeytanı “hannas” sıfatıyla tanıtmıştır.”[104][104] Hannas, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir. Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar. Zikir devam ettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz. Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onu yakar. Böylece insan en büyük düşmanından kurtulmuş olur. Şeytanı yakan zikir ihlasla edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir. İçinde Allah rızası ve edep bulmayan zikir, kalpten şeytanı değil, ilahi rahmeti uzaklaştırır. Şeytanı kalbimizden, işimizden, evimizden, ailemizden, çocuklarımızdan, soframızdan uzaklaştırmak istiyorsak bunun tek yolu ihlasla zikirdir.

Kalp bir kal’a, şeytan da kal’aya girmek isteyen bir düşman gibidir. O kal’aya düşmandan korumak, kapılarını sağlamlaştırmak ve gediklerini kapatmakla mümkündür. Kapı ve gedik yerlerini bilmeyen kimse elbette kal’ayı muhafaza edemez. Kalbi şeytanın vesveselerinden korumak borçtur ve herkese farzı ayındır. Vacibe ulaşmak için lazım olan her şey de vaciptir. Şeytanı defetmek de onun giriş yollarını bilmekle mümkündür.

Şu halde şeytanın giriş yollarını da bilmek vaciptir. Şeytanın kalbe giriş yol ve kapıları, kişinin vasıflarıdır. Onlar ne kadar çok ise, şeytanın kapıları da o kadar çoktur.

Şehvet ve gazab, şeytanın giriş yollarının en büyüklerindendir. Gazab, aklı yok eder. Aklın askeri zayıflayınca şeytanın ordusu hücuma geçer.

Şeytan, aç bir köpek gibidir. Köpek insana yaklaşır, şayet et, ekmek gibi yiyecek bir madde önünde yoksa, köpeğe “def’ol git” demekle köpek uzaklaşır gider, fakat yiyecek maddesi varsa, o yalnız kovalamakla oradan uzaklaşır.

Şeytan da böyledir. Şayet kalpte bir kuvveti yoksa, yalnız zikir ile oradan uzaklaşır, şayet, şehvet kalbe galebe çaldı ise, zikrin hakikati kalbin kenarlarına doğru iner fakat ortasında yerleşemez. Bu suretle yine şeytan, kalbin merkezine hakim olur. Fakat heva ve kötü sıfatlardan temizlenmiş olan müttakilerin kalbi ise, şeytanın buraya girmesi şehvet yönünden değil, zikirden hali olması bakımındandır. Bu kalp, zikre döndüğü zaman, şeytan geri çekilir. Bunun delili ise:

“Racim olan şeytandan Allah’a sığın”[105][105] ayet-i celilesidir.

Gazali der ki: Kalpten şeytanın vesvesesini atmak, ancak o vesveseyi veren şeyden başkasını kalbe koymakla mümkündür. Allah’ı zikirden başka da kalbe her ne korsan, şeytanın vesvesesine yardımcı olabilir. Kalbi şeytanın vesvesesinden koruyan, ancak Allah’ı anmaktır. Allah’ı anmakta şeytanın nasibi yoktur. Her şey ancak zıddı ile tedavi edilir. Şeytan vesvesesinin zıddı da Allah’ı anmak ve Ondan yardım dilemektir.[106][106]

Mücahid: “Sinsi şeytanın şerrinden…”[107][107] ayetinin tefsirinde şöyle demiştir:

“O, insanın kalbine iyice yayılıp hakim olmak ister. Kul, yüce Allah’ı zikredince, siner, çekilir. Allah’tan gafil olunca da kalbine yayılıp hakim olur.”[108][108]

Halid bin Madan (r.a.), “Herkesin bir şeytanı vardır. İnsanın içine girer. Kalbinin üzerine kadar varır. Ona vesvese vermeye başlar. O kimse Allahu tealayı zikredince oradan uzaklaşır” demiştir.[109][109]

Adamın biri Hasan Basrî’ye:

-Ya Eba Said, şeytan uyur mu? diye sordu. Hasan el-Basrî gülümsedi ve:

-Biraz uyusa rahat ederdik, dedi.[110][110]

Şöyle denilmiştir: Zikir kalbe iyice yerleşince, şeytan kalbe yaklaştığında zikrin nurundan çarpılır. Aynen bazı insanların kendisine yanaşan şeytana çarpıldığı gibi. Diğer şeytanlar onun başına toplanıp, “Buna ne oldu?” diye sorarlar; “Onu insan çarptı” denir.[111][111]-[112][112]

 

18- Zikrini Yapmayan Kimse Şeytanın Arkadaşı Ve Oyuncağı Olur

 

Feridüddin Attar (k.s.): “Allah’ı unuttuğun an, yoldaşın şeytan olur” demiş.

Bu husus ile ilgili Kur’an-ı Kerim ayetleri şöyledir:

“Kim Rahman’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.”[113][113]

Allah’ın zikrinden uzaklaşanlar, şeytanın kardeşi olurlar. Şeytan da onları doğru yoldan uzaklaştırır. Bâtıllarla oyalar. Fakat, insanın bundan hiç haberi olmaz da kendini hidâyette zanneder:

Allah’ın zikrini kim umursamazsa, ona bir şeytanı musallat ederiz de, artık o, ondan hiç ayrılmayan bir arkadar olur. O şeytanlar onları doğru yoldan ayırırlar da onlar kendilerinin hâlâ doğru yolda olduklarını zannederler.”[114][114]

Kıyâmet günü Allah’ın zikrinden, yani kitabından uzaklaşmış olan kimse, feryad ederek şöyle der:

Ah ne olurdu peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Ne olurdu filanı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder. Peygamber der ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terkettiler.”[115][115]

Sonuçta, Rabbin zikrinden uzaklaşmak, azâbı getirir:

Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, Allah onu çok ağır bir azâba sokar.”[116][116]

Şeytan onları hükmü altına almış ve Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte bunlar, hizbuşşeytandır (şeytanın taraftarlarıdır). İyi bilin ki hüsrana uğrayacak, kaybedecek olanlar, şeytanın taraftarlarıdır.[117][117]

Mevlana Halid-i Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Sahih keşifle sabittir ki, kalbi zikredene, imanının gitmesi için şeytan musallat olamaz.”

Kays b. Haccac adında bir veli de şöyle demiştir:

— Şeytanım bana, ‘senin yanına geldiğim zaman besili hayvanlar gibiydim. Şimdi kuş kadar kalmadım’ dedi. Kendisine bu nasıl oldu?’ diye sorduğumda şöyle dedi:

— Zikrullah ile beni erittin! [118][118]-[119][119]

19- Zikir İnsanı Tefekkür Etmeye Götürür

 

Zikir bir ibadettir. Zikir, zikredeni, tefekküre götürür. Tefekkür de havf ve recaya, korku ve ümide götürür. Zikir güçlenince müşahede halini alır. Nitekim bir ayette şöyle buyurulmuştur. “Onlar, Allah’ı kıyam halinde zikrederler.” Sonra ayet “Onlar, semaların ve arzın yaratılışını düşünürler.” Şeklinde devam eder. Daha sonra da “Ey Rabbimiz! Bizi ateş azabından koru”[120][120] duaları yer alır.[121][121]

20- Marifet Zikirle Elde Edilir

Zikir kalbin kapılarını açar. Allahu Teala’yı çokça zikreden kul, zikrin nuru ile kendisini tanır, kalbini, ruhunu ve diğer manevi cevherlerini keşfeder. Onları çalıştırır, geliştirir ve kullanır. Onlarla yepyeni İlimler elde eder, kalp gözü açılır, dünyanın ve ahiretin gerçek yönünü görür. Allahu Teala’nın kainattaki tecellilerini ve sanatını seyreder. Böylece Yüce Allah’a imanı ve muhabbeti artar. O’na hayran olur, sevgi ve tazimle teslim olur.[122][122]

21- Zikir İnsanı Günahlardan Korur Ve İşlenen Günahların Affedilmesine Sebep Olur

Zikir kötülüklere karşı en sağlam bir kaledir, insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkanı vardır. Zikir ile desteklenen kalp iyiyi kötüyü fark eder.[123][123]

Mekhul eş-Şamî (r.a) şöyle diyordu: “Kim, bir gecesini Allahu Teala’yı zikir ile ihya eder geçirirse, anadan doğmuş gibi günahsız ve tertemiz olarak sabahlar.”[124][124]-[125][125]

“Rasülullah s.a.v. buyurdu ki:

— Allah Teala’nın, kulların amellerini yazan katip melekleri dışında yeryüzünde sürekli dolaşan melekleri vardır. Bu melekler Allah’ı zikreden bir topluluk buldukları zaman «Haydi gelin, aradığınız burada!» diye seslenirler.

Toplanırlar, göklere kadar onların etrafını sarıp kuşatırlar. Cenab-ı Hak c.c. onlara sorar:

— Kullarımı ne yapıyorlarken terk ettiniz?

— Sana hamd ederlerken, senin adını yüceltirlerken ve seni tesbih ederlerken onları terk ettik! Allah Teala c.c. sorar:

— Onlar beni görmüşler mi?

— Hayır!

— Peki, ya görselerdi nasıl olurdu?

— Eğer seni görmüş olsalardı, sana daha çok hamd eder, senin adını daha çok yüceltir ve seni daha çok tesbih ederlerdi!

— Peki onlar neden korkarak bana sığınıyorlar?

— Cehennemden!

— Acaba cehennemi hiç görmüşler mi?

—Hayır!

— Peki, ya görselerdi nasıl olurdu?

— Eğer onu görmüş olsalardı, ondan daha şiddetli bir şekilde kaçar, daha çok nefret ederlerdi!

— Onlar benden ne istiyorlar?

— Cenneti!

— Peki onu hiç görmüşler mi?

— Hayır!

— Peki, ya görselerdi nasıl olurdu?

— Eğer cenneti görmüş olsalardı, ona karşı arzuları çok daha şiddetli olurdu!

Bunun üzerine Cenab-ı Hak c.c. buyurur ki:

— Ben sizleri şahit tutarak söylüyorum ki; ben onları bağışladım!

Bunun üzerine melekler derler ki:

— Zikir için toplananlar arasında falan isimde biri vardı. 0 kişi zikir maksadıyla değil, bir ihtiyacı için onların arasına gelmişti (bu sebeple zikir meclisinde bulundu, 0 da bağışlananlardan mı)?

Cenab-ı Hak c.c. buyurur ki:

— Onlar öyle bir topluluktur ki, onların meclisinde bulunanlar asla bedbaht olmaz!”[126][126]-[127][127]

Süfyân b. Uyeyne rh.a. şöyle der:

“Müminler bir araya gelip Allah’ı zikrettikleri zaman şeytan ve dünya onlardan uzaklaşır. Şeytan dünyaya şöyle der:

– Görüyor musun, ne yapıyorlar!

Dünya da şöyle der:

– Bırak sen onları! Dağıldıkları zaman ben onları boyunlarından tutar sana getiririm![128][128]-[129][129]

Yine Rasülullah s.a.v. şöyle buyurur:

“Sırf Allah Teala’nın rızasını kazanmak maksadıyla Allah’ı zikretmek için bir araya gelmiş her topluluk için semada bir nidacı şöyle ilan eder:

— Meclisinizden günahlarınız bağışlanmış olarak kalkınız! Günahlarınız sevaba dönüşmüştür artık!”[130][130]

Davud as. şöyle der:

— Allahım! Allah’ı zikredenlerin meclisinden geçip gafillerin meclisine doğru gittiğimi gördüğünde, gafillerin yanına varmadan benim ayaklarımı kır! Böylesi benim için büyük bir nimet olur![131][131]

22- Zikir Halkaları Cennet Bahçeleridir

“Cennet bahçelerini gördüğünüz zaman orada otlayınız.” ‘Cennet bahçeleri nedir?’ diye soruldu. “Zikir halkalarıdır”[132][132]  buyurdu.

Rasülullah s.a.v. şöyle buyurur:

“Kim cennet bahçelerinde gezinip ondan kam almak isterse Cenab-ı Hakk’ı çok çok zikretsin!”[133][133]

Rasulullah (sav) Efendimiz zikir meclislerini Cennet bahçelerine benzetmiş ve herkesi bu bahçenin meyvelerini toplamaya davet etmiştir.[134][134] Zikir bahçelerinde, ilahi aşk, muhabbet, rahmet, sekinet, nur, ihlas, edep, tövbe, göz yaşı, sevgi, feyiz, meleklerin teşrifi, istiğfarı ve hayır duası gibi manevi meyveler mevcuttur.[135][135]

23- Kişinin Hakiki Mü’min Olabilmesi İçin Zikir Şarttır. Münafıklar Allah’ı Pek Az Zikrederler

Kul Allah’a kalbiyle bağlanmadıkça mümin olamaz. İmanın sahih olabilmesi için kalbin akdetmesi lazımdır. Kişinin iman rükünlerine bağlanması lazımdır. Hangi ibadet olursa olsun niyetsiz yapılamaz. Niyet ise kalp ile yapılır. Bu böyle olduğuna göre kalbin iştirak etmediği hangi amelin kıymeti vardır? Bunun için bütün ibadetlerin sıhhati kalbe bağlıdır.

“Şüphesiz münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra getirirler.”[136][136]-[137][137]

 

24- İbadetleri Zevkle Yapmanın Yolu Zikirdir

Halaveti (mânevî zevki) üç şeyde arayınız.

Namazda

Zikirde

Kur’an okumada

Eğer buralarda halaveti bulursanız ne â’lâ, bulamazsanız biliniz ki (zevkle amel etme) kapısı (kalbin hasveti sebebi ile) kapalıdır.[138][138]

Zikir takvaya ulaştırır, takvayı öğretir, takvaya arkadaş eder.

Zikir kullara verilen ata ve ihsanları, başka hiç bir ibadet ve amellerde elde etmek mümkün değildir.[139][139]

 

25- Zikir Kalbi Ve Yüzü Nurlandırır

Zikir kalbini olduğu gibi, yüzünü de nurlandırır.

Zikir kalbi ve bedeni kuvvetlendirir.

Zikir sahibine muhabbet, helavet, güzellik ve parlaklık verir.[140][140]

26- Amellerin En Hayırlısı Zikirdir

“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; ancak Allah Teâlâ’yı zikir ve zikrullah’a yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.”[141][141]

“Namaz, oruç ve zikir; Allah yolunda infak (harcama) üzerine yedi yüz misli katlanır.”[142][142]

“Yedi sınıf insan vardır ki Allah onları kendi (arş’ının) gölgesinden başka hiçbir gölge bulunmayan (kıyâmet) gün(ün)de (arş’ının) gölgesinde gölgelendirecektir. (Bunlar:) Âdil imam (yönetici), Allah’a ibâdet ede ede yetişen genç, kalbi mescidlere bağlı olan kimse, Allah için sevişen, O’nun için bir yere gelen; O’nun için birbirinden ayrılan iki kimse, kendisini mevkî sahibi ve güzel bir kadın (fenâlığa) dâvet ettiği halde: ‘Ben Allah’tan korkarım’ diyen adam, sol elinin verdiğini sağ eli duymayacak derecede gizli sadaka veren kimse ve tenha bir yerde Allah’ı zikrederek gözleri boşanan kimsedir.[143][143]

Ebu’d-Derda r.a. Rasülullah s.a.v.’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

“Size amellerinizin en hayırlısını, Rabb’iniz katında en temiz olanını, sizleri en yüksek dereceye eriştirecek olanı, altın ve gümüş parayı sadaka olarak dağıtmaktan daha hayırlı, düşmanlarınızla karşılaşıp onların boyunlarını vurmaktan ya da onların sizin boynunuzu vurmasından ‘cihaddan) daha hayırlı olan ameli haber vereyim mi?

Sahabe-i kiram dediler ki:

— Bu amel nedir, ey Allah’ın Rasülü!

Rasülullah s.a. v. buyurdular ki:

— Allah Teala’yı c.c. sürekli zikretmek!”[144][144]

“(Resulüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı zikretmek elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.[145][145]-[146][146]

27- Zikir Ehlinin Ölümü Kolay Olur

Denilmiştir ki: Ölüm meleği zikir ehlinin ruhunu alırken (ona bir ikram ve şeref olsun diye) kendisinden izin ister.[147][147]

Davud-ı Taî (k.s.) şöyle der: “Her nefs, dünyadan susuz olarak gidecektir. Ancak Allahu Teala’yı zikreden kullar bundan müstesnadır.”[148][148]

Abdülkadir Geylanî (k.s) şöyle diyordu: “İnsan, kendini Kelim-i tevhid söylemeye, “La ilahe illallah” demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur.”[149][149]-[150][150]

 

28- Zikreden Kimseleri Dünyada ve Kabirde Haşarat Rahatsız Etmez

Hâmîd Esved (k.s) anlatıyor: İbrahim Havvâs’la (k.s) seferde iken yılanla dolu bir yere vardık. Su tulumunu yere koyup oturdu. Gece olunca yılanlar ortaya çıktılar, şeyhe hitap edip,

— Yâ pir! diye seslendim. Bana,

— Allah’ı zikret, dedi. Öyle yapınca, yılanların hepsi de dönüp gitti. Bu hal üzere o geceyi orada geçirdik. Ortalık aydınlanınca, dikkat ettim, kıvrılmış bir yılanın şeyhin sergisi üzerinde bulunduğunu gördüm, yılan oradan savuşup gitti. Şeyhe,

— Yâ pir! Bunun böyle olduğunu biliyor muydun? dedim.

Sorma, dedi, çoktandır dünkü geceden daha hoş bir gece geçirmemiştim![151][151]-[152][152]

Şeyh Safî (k.s.) der ki: “Bir gün bir kimse kalbini kötü huylardan temizlemeye niyet etse ve gece gündüz La ilahe illallah demekle meşgul olsa ve kalbini tamamen temizleyemeden ölse o kimseyi kabrine bıraktıkları zaman zikrettiği o zikirler gelir ona arkadaş olurlar. Kabrinde oan zarar ve azap verebilecek haşaratı yılan vesair azap ve işkence mahluklarını yakar yıkar mahveder. O kişi selamete erer.”[153][153]-[154][154]

 

29- Zikir Ehli Sırattan Çabucak Geçerler

Allahu Teala Davud’a (a.s.) vahiy ile buyurmuş ki: Sırattan en süratli geçecek kimse benim hükmüme razı olan ve dilleri de zikrimden ıslak bulunanlardır.[155][155]-[156][156]

30- Zikredenlerin Hesabı Kolay Olur

Rasulullah (say) Efendimizin müjdelediği gibi. Allahu Teala’yı çokça zikreden erkek ve kadınların hesabı kolay olur.”[157][157]-[158][158]

Hadis-i şerifte:

Hesab günü, ‘Neden zikirden gafil bulundun” diye sorulunca;

-Dünya işlerini tedvir etmek beni meşgul etti, diyene;

-İşin, Süleyman aleyhisselam kulumunkinden daha mı çoktu? O hem dünya hükümdarı ve hem Peygamber idi. Bir an Hakk’tan gafil olmadı.

Diğer başkası:

-Hastalığım mani oldu diyene;

-Eyyub aleyhisselam kulumdan da mı daha ziyade hasta idin? Vücudunun her tarafını hastalık sarmıştı. Bir an olsun Hakk’ın zikrinden uzak kalmadı.

Bir diğeri:

-Sıkıntı da, darda idim, diyecek cevabında;

-Yunus aleyhisselam kulumdan da mı daha darda idin? O balığın karnında yine Hakk’ın tesbihine devam etti.

Keza bir başkası:

-Kuyulara, zindanlara düştüm de zikredemedim deyince:

-Yusuf aleyhisselam kulumdan da mı daha zor durumda idin? O oralarda bir an Hakk’ın zikrini, fikrini ve hikmetini unutmadı denilecektir.

Böylece itiraz edenler hep mülzem kılınacaklar, susturacaklar; mahcup ve nadim olacaklardır[159][159]

31- Zikreden Kimseler Arşın Gölgesinde Gölgelenirler

Yalnızlıkta göz yaşları ile zikir, kıyametin dehşetinde arşın gölgesinde olmağa vesiledir.[160][160]

 

            32- Zikredenler İçin Melekler Cennete Ağaç Dikerler

Ebu Süleyman Daranî (k.s.) şöyle diyor: “Cennette bir ova var, kul Allah’ı zikre başladı mı melekler bu sahaya ağaç dikmeye başlarlar. Bazen meleklerden biri ağaç dikme işine ara verir. Neden duruyorsun? Diye sorulunca, namına diktiğim şahıs zikre ara verdi, (fütür getirdi) de ondan, diye cevap verirler.”[161][161]-[162][162]

33- Zikir Cehennem Azabından Korur

Hz. Peygamber (s.a.v.) hadislerinde şöyle buyurur:

 “İnsanı, Allah’ın azabından en çok koruyacak şey, ancak zikrullahtır”

Büyük müfessir Fahreddin er-Razî Hazretleri şöyle diyor:

“İnsanların Cehenneme girmelerinin birinci sebebi Allahu Teala’nın zikrinden gafil olmalarıdır. Cehennem azabından kurtulmanın sebebi de zikrullahtır. Çünkü kalp Allah’ı zikirden gafil olup dünyaya daldığında kendilerine hırs kapıları açılır, artık dünyanın peşinde koşarak, zulmetten zulmete, gafletten gaflete düçar olurlar. Ne zaman ki kalbine zikir ve ilahi marifet kapısını açıp marifetullah hasıl olursa helak ve husrandan kurtulurlar. Böylece mükevvenatın sahibini bilmeğe başlar ve selamete ulaşırlar.”[163][163]

Muaz bin Cebel (r.a.) deriyor: “Kul, kendini Allah’ın azabından kurtarmada zikrullahtan daha müessir bir ameli işlememiştir.”[164][164]-[165][165]

Zikir insanı en büyük felaket olan cehennem ateşinden korur. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, insanı ateşten kurtaracak en güzel amelin zikir olduğunu müjdelemiştir.[166][166]

Kulun Yüce Rabbini zikretmesi öyle büyük bir sermayedir ki, ömründe bir kere olsun samimi olarak “La ilahe illallah’ diyen kimse, bu zikrin bereketine ebedi ateşte kalmayıp cennete girecektir.[167][167]-[168][168]

 

34- Zikirsiz İnsan Cennette Bile Olsa Pişmanlık Duyacaktır

Hz. Peygamber (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

“Cennet ehli, Allah’ın zikrinden gafil olarak geçirdikleri vakitlerden başka hiçbir şeye hasret ve nedamet duymayacaklardır.”[169][169]-[170][170]

Mu’az b. Cebel r.a. şöyle der:

“Cennet ehli sadece, dünyada iken Allah’ı zikretmeden geçirdiği vakitlere hayıflanırlar.”

Rasülullah s.a.v. şöyle buyurur:

“Bir yerde oturup Allah Teala’nın adını hiç zikretmeyen ve Peygambere hiç salavat getirmeyen her topluluk, kıyamet günü bundan dolayı mutlaka hayıflanıp pişman olur!”[171][171]-[172][172]

35- Zikir Etmenin Karşılığı Cennettir

Âllah’ın emrine uyan müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevâzi erkekler ve mütevâzi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; işte Allah, bunlar için bir mağrifet ve büyük mükâfat hazırlamıştır[173][173]-[174][174]

Ebu’n-Necib Ziyâuddin es-Sühreverdî bize, imla yoluyla (bizzat yazdırarak), Abdurrahman b. Zeyd’in babasından naklen şöyle dediğini haber verdi:

Meryem oğlu İsâ (a.s): “Ya Rabbi bana, rahmete ulaşmış şu ümmetin hâlinden haber ver!” deyince, Cenâb-ı Hakk şöyle vahyetmiştir:

“O, Muhammed’in ümmetidir. Onlar, âlim, muttakî, halîm, asfiyâ ve hakîm olup, (tebliğ ve dâvette) sanki peygamberler gibidirler. Onlar benim az bir ihsanıma râzı olurlar, ben de onların az ameline râzı olurum ve onları “lâ ilâhe illâllah” zikirleri sâyesinde Cennetime koyarım. Yâ İsâ! Cennet ehlinin ekserisini onlar teşkil eder. Çünkü, onların dillerinin “lâ ilâhe illâllah” zikrine bağlandığı gibi hiçbir topluluğun dili bağlanmamış. Ve yine onların boynunun secdeye bağlandığı gibi hiçbir topluluğun boynu secde ile yorgun düşmemiştir.”[175][175]

• Zikir insana cennet kapılarını açar. Allahu Teala’yı çokça zikreden mü’min erkek ve kadınlara Yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. Bu mükafat Cennet ve Allah’ın nur cemalidir.[176][176]

• Zikir mahşer gününün zafer biletidir. Dünyada çok zikredenler ahİrette çok güler. Allahu Teala mahşerde zikir ehlini özel himayesine alır, rahmet gölgesinde gölgelendirir.[177][177]

Zikre ait bütün müjdeler herkes içindir. Erkek-kadın, genç-ihtiyar, fakir- zengin herkes bu nimetlere davet edilmiştir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse o derece ilahi ikram ve müjdelere ulaşır.

Kısaca, Zikir, kalpleri doyuran, iştahların aç gözlülüğünü gideren, susuzları suya kandıran, akılları hedefine ulaştıran bir ibadettir. Zikir kul için uyanıklılıktır, şuurdur, bilinçli olmaktır. Zikir takvaya ulaştırır, takvayı öğretir, takvaya arkadaş eder. Zikir şuurları diri tutar, gönülleri gafletten korur. Zikir ilaçtır, zikir iksirdir, zikir ab-ı hayattır, zikir canlara can katan merhemdir. Zikir yoksullukları kanaat zenginliğine, yalnızlıkları ebedi ve bitmez dostluğa, mahrumiyetleri ilâhí ilgiye dönüştürür. Zikir dünyalık korkuları giderir, endişeleri umuta çevirir, hayalleri götürür; onun yerine solmaz gerçekleri yerleştirir. Zikir boş kuruntular (ümniyye) yerine  Allah’ı bilme, takdir etme, önünde kul gibi eğilme ve O’ndan isteme cesareti arama ümidini verir. Zikretmeyenler, ya da ‘zikir’den yüz çevirenler ebedí açlığa, doyumsuzluğa, mutsuzluğa, sıkıntılı bir hayata ve yalnızlığa mahkûmdurlar.

Dünya ve ahiret mutluluğunun anahtarı, şifresi Allah’ı zikretmektir. Allahu Teala’yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilacıdır, gıdasıdır, cilasıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, kapanır, katılaşır, sonunda ölür. Bu halden Yüce Allah’a sığınırız.[178][178]

Anlatılan Müjdelere Ulaşabilmek İçin Zikrimizi Nasıl Yapmalıyız?

Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız zikrin güzelliklerinden istifade edebilmek için, kişi önce bir Mürşid-i Kamilden tövbe ederek ona intisap etmeli, daha sonra Mürşidinin tarif ettiği edep ve adablara uygun olarak devamlı olarak –mazeretler hariç- virdini çekmelidir. Yoksa rastgele yapılan zikirler insana ya çok az veya hiç fayda sağlamazlar. Âlim bir zatın naklettiğine göre Şah-ı Nakşibend Hazretleri şöyle anlatır:

— Hace Abdülhalik Gücdevanî Hazretleri, mürşidi Yusuf Hemedanî Hazretlerine henüz mürit olmadığı günlerdeydi. Bir gün Hace Abdülhalik Gücdevânî Hazretleri, hocası İmam Sadreddin Hazretleri ile tefsir dersindeydi.

‘Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, gizli bir sesle sabah akşam rabbini zikret. Gafillerden olma!’[179][179]ayet-i kerimesini tefsir ederken, Hace Abdülhalik Gücdevanî Hazretleri hocasından, ayette geçen gizlice zikrin nasıl yapılacağını açıklamasını istedi. Hocasına şunu sordu:

— Allah Teâla’nın bu ayette zikretmiş olduğu gizlice zikir, seslerin yükseltilmesi yahut azaların harekete geçirilmesiyle yapılan zikir ise; diğer insanların bundan haberi olması gerekir. Ama burada kalp ile gizlice yapılan zikir anlatılmak isteniyorsa şeytan; insanların damarlarında kanın aktığı gibi hareket etmektedir. Dolayısıyla bu zikirden haberi olur. Şu hâlde, buradaki gizli zikrin anlamı ne?

Bu soruya hocası İmam Sadreddin, şu cevabı verdi:

— Bu tasavvuf ilminin bir konusudur. Tasavvufta buna, ‘ledünnî ilim’ denir. Bunu sana ancak, Allah dostu kamil bir mürşit kolaylıkla öğretebilir. Bunu öğrenmek için, bir mürşidin terbiyesine girmelisin. Böylelikle ‘marifet ilmini’ de öğrenirsin.

Hocasının bu sözleri üzerine Hace Abdulhalik Gücdevânî Hazretleri, mürşidi Şeyh Yusuf Hemedânî Hazretleriyle tanışıncaya kadar beklemişti. Nihayet Yusuf Hemedânî Hazretleri, kendisine vukûf-u adedî denilen zikri öğretti ve şöyle dedi:

—La ilâhe illallah’ diye Allah Teala’yı zikrederken; la ilâhe (hiçbir ilâh yoktur) deyince kişi, sahte ilâhların tümünü gönülden reddeder. İllallah (Ancak ilâh olarak, Allah vardır.) derken, bizzat Allah Teala’yı ispat ve kabul etmiş olur.

Zikirden maksat, zikreden kimsenin tevhid anlayışının özüne ulaşmasıdır. Yoksa zikrin az veya çok olması önemli değildir. Buradaki kelime-i tevhid zikrinin özü, kelime-i tevhidi zikretmek suretiyle, Allah Teala’dan başkasını tamamen reddetmektir. Zira bu yolun başı da, sonu da yine kelime-i tevhiddir. Bu ilk ve son ders olup, saadetin anahtarıdır. Saadet kapısı bu anahtardan başkasıyla açılamaz.

Bundan sonraki, ‘vukûf-i zamânî’ adı verilen, ‘her anını kalp uyanıklığı ve zikir içinde geçirme hâli’ sâlik kimsenin en önemli meşguliyetlerindendir. Bu da, müridin bütün hâllerini her zaman gözden geçirip, şükür yahut özrü gerektiren hâllerinden gafil olmamasını ve tüm zamanlara uygun amellerde bulunması anlamına gelir.[180][180]

 
1 Yorum

Yazar 24 Haziran, 2011 in Tasavvuf

 

Etiketler: ,

Zikir Nedir?



“Zikir”, sözlükte; anmak, hatırlamak, gaflet ve unutma halinde olmamak, bir şeyi zihinde hazır etmek, bir şeyi dile getirmek, hatırlatmak demektir. Kavram olarak ‘zikir’; Allah’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi tavsiye edilen, hamd, duâ, ibâdet ve övgü gibi fiiller ve sözlerdir.

Sufiler istılahında ise; Allah’ı belirli cümleler veya kelimelerle anmak demektir.

Zikir, yüce Mevla’dan başka herşeyi gönülden çıkarmak; Rabbin huzuruyla gönlün itminan bulmasıdır.

Zikir müminin en büyük amelidir. Zikir yüce Allah’ın kalplerimize koydyuğu bir sır ve emanettir. O sırra ulaşanlara, bu emaneti koruyanlara ne mutlu.

Ebu Said Ebu’l-Hayr (k.s.) zikri şöyle tarif eder: “Zikr, Allahu Teala’yı anıp, hatırlamak, Ondan başkasını unutmaktır.”

Tasavvufta da, Allah’ın yüceliğini dile getirmek ve manevi yetkinliğe ulaşmak amacıyla belli bir söz ya da cümleyi yinelemektir. Yüce Allah’ın bilinen güzel isimleri ve tevhid kelimesi (La ilahe illallah) ile yapılır.[1]

Zikir kelimesi Kur’an-ı Kerim’de 292 yerde geçmektedir ve 37 farklı anlamda kullanılmaktadır:

Zikir kelimesiyle ifade edilen bu anlamlar: Zikretmek, söz söylemek, bahsetmek, konuşmak, hatırlamak, hatırlatmak, anmak, anlamak, anlatmak, gereğini yapmakla birlikte hatıra getirmek, kadrini bilmek, tefekkürle birlikte hatıra getirmek, düşünmek, iman, itaat etmek, ibâdet etmek, kulluk yapmak, namaz kılmak, tekbir getirmek, telbiye getirmek, duâ etmek, besmele okumak, mükâfatlandırmak, övmek, şükrünü edâ etmek, dâvet etmek, bilmek, görmek, ibret almak, okumak, öğüt, öğüt almak, öğüt vermek, ikaz etmek, uyarmak, sevmek, yol göstermek, Kitab, Kitab indirmek, vahiy, Kur’an, Levh-i Mahfûz, Kur’an dışında ilâhî kitaplar, Tevrat, Peygamber, şân, şeref,  şeref verici husus, kıssa, haber, haber vermektir.

 “Zikir”, aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı uyanık olmasıdır.

Bazılarına göre zikir, insana sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır. Zikir, Allah’a itaattir. O’na itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih ederse etsin veya tevhid kelimesini söylerse söylesin, gerçek zikri yapmış olmaz.

Allah Teâlâ, bu zikir çeşitlerinden hangisiyle zikredilirse, O da ona lâyık bir şekilde kendisini zikreden kimseyi zikrederek karşılık verecektir. Zira Beni zikredin; Ben de sizi zikredeyim!”[2] buyurmaktadır. Yani Allah ( c.c. ) diyor ki:

Beni, Bana itaatla zikredin; Ben de sizi rahmetimle zikredeyim.

Beni duâ ile zikredin; Ben de sizi, duânızı kabul ile zikredeyim.

Beni övgü ve itaatle zikredin; Ben de sizi övgü ve nimetle zikredeyim.

Beni dünyada zikredin; Ben de sizi âhirette zikredeyim.

Beni gizli yerlerde zikredin; Ben de sizi geniş yerlerde ve yalnızlıkta zikredeyim.

Beni ibâdetle zikredin; Ben de sizi yardımla zikredeyim.

Beni, Benim yolumda cihadla zikredin; Ben de sizi hidâyetimle zikredeyim.

Beni refâhınız, rahatınız zamanında zikredin; Ben de sizi belâ ve musîbete uğradığınız zaman zikredeyim.

Beni doğruluk ve samimiyetle zikredin; Ben de sizi kurtuluş ve size tahsis ettiğim şeyleri artırmakla zikredeyim.

Beni, önceden ilâhlığımı kabul ile zikredin; Ben de sizi sonunda rahmet ve kulluğa kabul ile zikredeyim.

Bizim esas üzerinde durmak istediğimiz zikir, kalbi gafletten uyandırıp yüce Allah’a bağlayan ve ebedi huzuru ele geçirmeye vasıta olan bir yoldur. Manevi terbiye ve yolculukta (Tasavvufta) hedef, kalbi gafletten uyandırıp Yüce Allah’a bağlayarak ebedi huzuru ele geçirmektir. Bunun en birinci ve en kolay yolu, kalbi devamlı zikirle meşgul etmektir. Zikir, kalbi Yüce Allah’a bağlayan en kısa, en kolay bir yoldur.

Bu yüzden zikrin asıl manası, gönülden masivayı çıkarıp, Mevla’ya sevmektir.

Allahu Teala’nın dışındaki her şeye masiva denir. Zikir nefsi ezip, Yüce Rabbi yüceltmektir.[3]

[1] – Zikir, Hüseyin OKUR, İstanbul Vakfı

[2] – Bakara, 152

[3] – İki Dünya Mutluluğunun Anahtarı: Zikir, Haz. Mehmet FATI

 
2 Yorum

Yazar 24 Haziran, 2011 in Tasavvuf

 

Etiketler:

Varlıkların zikir korosu


Hadid Suresi’nin ilk ayetinde, “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih eder.” buyrulmasıyla, tabiatta yer alan her bir varlığın tesbihlerinden oluşan ve süreklilik arz eden ilâhi bir musikisi olduğunu anlamaktayız. Düşünebiliyor muyuz; çok sert esen bir rüzgârın uğultusundan şikâyet ederken acaba hangi haldeyiz? Ağaç dalları ve yapraklarının esintileri bizler için ne anlam ifade ediyor? Gece uyurken farklı hayvanatın sesleri bizi rahatsız mı ediyor? Kasvetli bir günde çakan şimşekler ve gök gürültüsü bizi korkutuyor mu? Akmakta olan suyun ruhumuzu dinlendiren şırıltılarına zikirle katılabiliyor muyuz?

“Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin dahi nasıl sağdan, soldan sürünüp Allah’a secde ederek döndüğünü görmediler mi?”[13]  Bu ayette buyrulduğu üzere, her şeyin gölgesi yerde uzanıp kısalarak sürekli Allah’a secde etmektedir. Ya ay tutulmasında gördüğümüz celalin bir tecellisi olarak düşünebileceğimiz o gölgeye ne diyeceğiz? Acaba ay tutulması esnasında evrenin o muhteşem zikir ve secdesine bizler de iştirak edebiliyor muyuz?

“Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Halbuki onlar, bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, herşeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır.”[14]  Tabiatın canlı oluşunu hissedebilmenin ve bu durumu kalben tasdik edebilmenin insan için zor bir aşama olduğu söylenebilir. Ancak, görüp de donuk varlıklar olduğunu sandığımız yüce dağlar, yukarıdaki ayete göre bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. Bu durum, Allah’ın bir takdiridir; yarattıklarına verdiği bir değer göstergesidir. Rabbimizin ilâhi özelliklerle donattığı tabiatın bu öğelerine karşı nasıl ilgisiz kalabiliriz ki?(4)

(4) Tabiatın Ruhunda Yolculuk  – Ahmet ALEMDAR – Semerkand Dergisi – Kasım 200

 

 
Yorum yapın

Yazar 1 Mart, 2011 in Tefekkur

 

Etiketler: , ,

Tasavvuf ve Kuantum fiziği


Ibrahim B. Syed, Ph.D, D.Sc.
Uluslar arası İslami Araştırmalar Derneği Bşk

Çeviren: Ekrem Senai
Tasavvuf ve kuantum teorisinin birçok ortak noktası bulunmaktadır. Örneğin, fizikçilerle sufilerin dünya görüşleri birbirine çok yakındır. Mekanistik dünya görüşünün aksine, Sufiler, evrendeki herşeyin birbiriyle ilişkili olduğunu, aynı mutlak gerçeğin farklı cilveleri , tezahürleri olduğunu düşünürler. Gerçeğe erişmek, varlıktaki tekliğin ve karşılıklı ilişkinin farkına varmak, benliğini aşmak ve kendisini mutlak gerçeklik içinde tanımlamaktır.

Mekanistik bilim oldukça karmaşık bir matematik dille ifade edilir. Buna karşın tasavvufun dili meditasyondur. Sufiler, bu yolla elde edilen bilgilerin ifade edilemeyeceğini söylerler. Sufilerin tecrübe ettiği hakikat, belirsiz ve ayırt edilemeyecek bir hüviyettedir. Aklı bilgi kaynağı olarak görmezler ama onu tecrübelerini analiz etmek ve yorumlamak için bir araç olarak kullanırlar.

Gözlem şekillerinin farklılığı dolayısıyla bilimsel deney ve Sufi tecrübesi arasında bir paralellik kurulması ilk bakışta tuhaf gelebilir. Fizikçiler detaylı takım çalışması ve çok sofistike teknolojik yöntemler kullanırlar; buna karşın sufiler bilgiyi içgözlem yoluyla, araçsız ve aletsiz bir şekilde, zikir (meditasyon) sırrıyla elde ederler. Temel parça fiziğinde bir deneyi tekrarlamak yıllarca süren detaylı bir eğitimi gerektirir; derin Sufi tecrübesi de genellikle deneyimli bir ustanın elinde gerçekleşir ve yıllar sürer. Fizikçilerin teknik aparatları ne derece karmaşıksa Sufi bilincinin derin zikr halinde iken fiziksel ve ruhsal durumu da en az o derece karmaşıktır. Yani bilim adamları ve sufiler, normal bir insanın ulaşamayacağı gerçekleri gözlemlemek için karmaşık metodlar kullanma konusunda ortak bir özelliğe sahiptir.

Zikr

Zikr zihinsel sükunet ile bilinci rasyonaliteden sezgiselliğe kaydırır. Bu sessizlik nefes alıp vermeyi düzenlemek veya Allah, la ilahe ilallah seslerine odaklanmakla başarılır. Dua ve ibadet de aklı devreden çıkaran zikr kapsamında değerlendirilir, zikrin daha statik formları olan sükunet hali ve huzur hislerine yol açar. Bu pratikler bilincin meditatif modunu geliştirir.

Zikrde, zihin tüm düşüncelerden ve kavramlardan boşaltılır ve bu şekilde sezgisel kademeye hazırlanır. Rasyonel zihin susturulduğunda, sezgisel kademede fevkalade bir bilinç düzeyi ortaya çıkarır, kavramsal düşünce filtresi devre dışı kalmış ve sezgisel deneyim ön plana çıkmıştır. Bu meditasyonel durumun ana özelliği çevre ile tek olma bilinç durumudur, bu safhada artık tecezzi, ayrılık sona ermiş, tüm farklılıklar ortadan kalkmıştır.

Hakikatin içten gözlenmesi

Tasavvuf hakikatin doğrudan içten gözlenmesine dayanır; fizik ise bilimsel deneylerle doğal fenomeni gözlemler. Fizikte, modeller ve teoriler tahminidir ve bunlar modern bilimsel araştırmanın temelini teşkil eder. Dolayısıyla Einstein’ın deyimiyle, matematiğin kurallarına uyduğu sürece, kesin değildir; kesin olduğu sürece de, gerçeğe tekabül etmez. ([Albert Einstein, 1936, "Albert Einstein: The Human Side", Helen Dukas ve Banesh Hoffmann]  ayrıca   “The Tao of Physics by Fritjof Capra, Bantam New Age Books, New York, 1980, sy. 27. Mantık eşyanın doğasını analiz ettiğinde, absürd veya paradoksla karşılaşmak zorundadır. Bu sufilerce hep böyle olmuştur, bunun bilimde bir problem halini alması ise son dönemlere tekabül eder.

Doğa, bilim adamlarınca makro alem içinde incelenir ve bu alem, 5 duyu ile hissedilir bir dünyadır. Kelimeler, akli kavramlar ve görüntüler hep bu tecrübeye dayanır ve dolayısıyla doğa fenomenini tarif etmek bu duyularla sınırlıdır. Atom ve atom altı dünyasında ise duyularımızın ötesine geçilir, bu yüzden bilgi artık duyulardan temin edilemez. Konuştuğumuz dil, duyularımızın gözlemlediği görüntüler bu alemi tanımlamak için yetersiz kalmaktadır.

Doğanın derinine nüfuz ettikçe, olağan dilin kavramlarını ve algısal görüntüleri daha fazla terk etmek zorundayız. Atomu ve atomsal yapıyı araştırırken, bilim algısal hayal gücümüzün sınırlarını aşar ve dolayısıyla artık mantık ve sağ duyuya mutlak bir kesinlikle dayanamanız mümkün olmaz. Kuantum fizikçileri bilime, eşyanın doğasına ait ilk alametleri kazandırmışlardır. Sufiler gibi, fizikçiler de gerçeğin 5 duyunun dışına çıkan tecrübesi ile uğraşmakta ve bu deneyimin paradoksal yönleriyle karşılaşmaktalar. Gelinen noktada, modern fiziğin model ve görüntüleri Sufilerinkine son derece benzerlik içindedir.

İletişim problemi

Bilim adamları ortak dilimizin atomik ve atom altı gerçekliği hiçbir şekilde tanımlayamadığını fark ettiler. Fizikte relativitenin ve kuantum mekaniğinin ortaya çıkmasıyla, klasik mantığın ötesine geçilmesi ve kullandığımız dilin bu yeni gerçekliği ifade edemeyeceği ortaya çıktı. Sufiler daima hakikatin dilin sınırlarını aştığını fark etmişler ; akıl ve akli kavramları aşmaktan korkmamışlardır. Sufiler de, fizikçiler gibi dil sıkıntısı yaşamaktadırlar: Her iki grup da bilgilerini paylaşmak istemekte, ama bunu yapmaya kalkıştıklarında mantıksal çelişkiler ve paradokslar ortaya çıkmaktadır.

Işığın düalitesi

Kuantum fiziğinde, paradoksal durumların kaynağı genellikle ışığın dual tabiatıyla veya daha genel ifadeyle, elektromanyetik radyasyonla ilgilidir. Işık, dalgalar şeklinde girişim oluşturur. Bu durum iki ışık kaynağı kullanıldığında gözlenir, ışık parlak ve sönük dokular oluşturur. Diğer yandan, elektronmanyetik radyasyon da fotoelektrik etki üretir: kısa dalga boylu ışık (örn, ultraviyole, x-ışınları veya gama ışınları) bazı metallerin yüzeyine çarptığında, yüzeyden elektron düşürebilirler. Bu yüzden, yüzey hareketli parçalardan oluşuyor olmalıdır.

Kuantum teorisinin erken safhalarında, fizikçiler elektromanyetik radyasyonun nasıl olup da hem partiküllerden ( çok küçük bir hacimde sıkışmış cisimlerden) , hem de dalgalardan (uzayda geniş bir alana yayılan) oluştuğu konusunda şaşkınlığa düştüler. Bu durumu ifade etme imkanı yoktu.

Sufizm gerçekliğin paradoksal yönleri ile baş edebilmek için birçok yöntem geliştirdi. Attar, Hafız, Ibn Arabi, Rumi, Bistami, ve diğerlerinin çalışmaları şaşkınlık verici çelişkilerden bahseder. Ayrıca, bunların özlü, güçlü ve son derece şiirsel dilleri okuyucunun mantıksal akıl yürütme alışkanlıklarının ötesine geçer. Heisenberg bir keresinde Bohr’a sorar: Atom deneylerinde gördüğümüz gibi doğa gerçekten absürd olabilir mi? (Werner Heisenberg. Physics and Philosophy. Harper Torchbooks, New York, Harper and Row, 1958, p.42)

Makroskobik aleme ait olan duyumsal deneyimlerimiz, bize imgeleri ve akli kavramları resmetmek ve bunları dil ile ifade etmemize olanak tanır. Bu dil doğal fenomeni tanımlamak için yeterlidir. Newton’un evrensel mekanik modeli makroskobik alemi tanımlar. Yirminci yüzyılda, fizikçiler atomun ve atom atı parçacıkların varlığını deney yoluyla doğruladılar. Bu parçalar duyusal algılarımızın ötesinde olduğundan, onlarla ilgili bilgimiz artık doğrudan duyusal deneyimden kaynaklanmıyordu. Dolayısıyla şeylerin esas doğası ile uğraşırken daha önce bahsettiğimiz problemlerle karşılaşmamız kaçınılmazdır.

Modern fizik

Sufiler hakikatı tecrübe etmenin anlık olduğunu ve insanın bilincinin yaşayabileceği en şaşırtıcı olay olduğunu söyler. Bu, 5 duyu ile kavranan alemi alt üst eden bir deneyimdir. Sufiler bunu dibi çıkmış kova olarak tanımlıyorlar.

Fizikçiler de aynı şekilde yirminci yüzyılın ilk kısmında ortaya çıkan atom teorisiyle dünya görüşlerinin temellerinin sarsıldığını hissettiler. Tarif ettikleri kavramlar sufilerin tariflerine benziyordu. Heisenberg şöyle diyecekti:  Modern fizikteki son gelişmeler ancak fiziğin temellerinin hareket etmeye başladığını ve bu hareketin zemini bilimden ayıracak hissi oluşturduğu fark edildikten sonra anlaşılabilir. ( Werner Heisenberg. Fizik ve Felsefe. Harper Torchbooks, Harper and Row, New York. 1958, sy. 167)

Modern fiziğin bulguları mekan, zaman, nesne, sebep ve etki gibi kavramlarda derin değişimleri gerekli kıldı. Bu kavramlar dünyayı deneyimlememiz için çok temel şeyler olduğundan, bunları değiştirmeye çalışan fizikçilerin yaşadıkları tam bir şok haliydi. Bu değişimlerin sonucu olarak ortaya yeni ve tamamen farklı bir dünya görüşü çıktı ve hala formüle edilmesi sürüyor. Kuantum teorisi doğanın birbirine bağımlılığını gösteriyor, dolayısıyla bizi evrenin fiziksel nesnelerin oluşturduğu bir şey değil ama tek bütünün komplike ilişki ağında bulunan birçok parçasından oluşan bir bütün olarak anlatıyor. Aynı sufilerin algıladıkları gibi.

Zaman-mekan

Sufilerin 5 duyunun algıladığı alemin ötesine geçip, üç boyutlu dünyayı aşarak, çok boyutlu bir gerçekliğe eriştiği anlaşılıyor. Relativistik fizik için, kişi dört-boyutlu zaman-mekan gerçeğini görebiliyorsa, bunda paradoksal bir durum yoktur. Sufilerin zaman ve mekan nosyonları relativite teorisinin anlattığına çok yakındır.

Tasavvufta, hakikatın zaman-mekan karakterinin güçlü sezgisi vardır. Sufiler külli bir yok oluş hali tecrübe ederler, öyle ki orada akıl ve beden, nesne ve obje ayrımı yoktur. Tam murakabe halinde, zamansız mekan ve mekansız zaman yoktur, çünkü bunlar birbirine geçmektedir. Fizikçiler mekan-zaman nosyonunu bilimsel deneylere dayandırırlar, Sufiler ise bunu tasavvufa dayandırır.
Modern fiziğin göreceli modelleri ve teorileri Sufizmin dünya görüşünün iki ana elemanını betimler: evrenin tekliği ve asıl olarak dinamik karakteri. Mekan farklı derecelerde bükülmüştür ve zaman evrenin farklı bölgelerinde farklı hızda akar. Üç boyutlu Öklidyen mekan ve zamanın lineer akışı fenomeni fiziksel dünyanın algı tecrübeleriyle sınırlı olduğundan, hakikate ulaşılması için önce bunların terk edilmesi gerekir.

Sufiler tecrübelerini daha yüksek bilinç seviyelerine genişletmekten bahsederler. Ve bu seviyelerin mekan ve zamana ait radikal farklı deneyimleri içerdiğini söylerler. Meditasyonla/murakabe ile üç-boyutlu mekanın ve zamanın ötesine geçtiklerini vvurgularlar. Anların birbirini takip ettiği lineer bir dilimden çok, sonsuz, zamansız ve dinamik bir şimdiki zamanı deneyimlerler. Ruhsal dünya geçmiş, şimdi, gelecek gibi zaman dilimlerinden oluşmaz, çünkü kendilerini mevcut zamanın an’ı içinde sıkıştırmışlardır ve hakikati bu an içinde tecrübe etmektelerdir.

Kütle-enerji denkliği

Einstein kütle-enerji denkliğini basit bir matematiksel eşitlikle göstermişti: E=mc2. Fizikçiler parçanın kütlesini karşılığı olan enerji birimleriyle ölçerler. Kütlenin enerjinin bir formundan başka bir şey olmadığının keşfiyle parçacık kavramında kökten bir değişiklik gerekli oldu. Çünkü parçacıklar basit maddelerden değil ama enerji kuantaları (demetleri)nden oluşuyordu. Enerji ise hareket ve proseslerle ilişkiliydi, bunun anlamı atom altı parçacıkların aslında dinamik bir doğası bulunduğu ve zaman-mekan olarak dört boyutlu bir varlıkları olduğuydu. Yani hem mekan hem de zaman yönleri bulunmaktaydı: onların mekan yönü onları belirli bir kütleye sahip birer nesne olarak görünmesini sağlıyor, zaman yönleri ise onları eşdeğer enerjideki proses haline getiriyordu.

Atom altı parçacıklar gözlendiğinde, onları birer madde olarak görmüyoruz. Tüm gördüğümüz sürekli birinden diğerine değişen dokular, enerjinin sürekli dansı. Atom altu dünyanın partikülleri sadece çok hızlı hareket açısından değil ama prosesler yönünden de aktif. Maddenin varlığı ve hareketi ayrılamaz, çünkü bunlar sadece aynı zaman-mekan gerçeğinin farklı yönleridir.

Normal olmayan bilinç seviyelerinde, Sufiler makroskobik seviyede zaman ve mekanın birbirine geçtiğinin farkındadır. Dolayısıyla onların makroskobik dünyayı gördükleri şekil fizikçilerin atom altı parçacıkları fikrine çok benzemektedir. Sufiler için, tüm bileşik şeyler geçicidir. Gerçek tüm formların ötesindedir ve tüm tanım ve spesifikasyonları aşar. Dolayısıyla şekilsiz ve boştur. Sufiler dünya fenomeninin zihnin hayali tezahürleri olduğunu düşünürler ve kendi başına bir gerçekliğe sahip olmadığını söylerler.

Sonuç

Modern fiziğin ana teori ve modelleri tutarlı ve Sufizmle son derece uyum içinde bir dünya görüşü oluşturdu. Bu paralelliğin önemi muhakkatır.. Her iki yaklaşım da – fizikte maddenin derinlikleri ve Sufizmde bilincin derinlikleri-günlük yaşamın görünen alışıldık görüntülerinin ardındaki farklı gerçeği keşfettikleri noktada buluşuyorlar. Fizikçiler bilgilerini deneylerden elde ediyorlar, Sufiler ise bilgilerini meditatif iç gözlemle elde ediyorlar. Sufiler içe bakıyor ve farklı bilinç kademelerine ulaşıyorlar. Aslında, Sufilerin kendi bedenini deneyimlemesi alemi deneyimlemenin anahtarı olarak görülüyor.

Bir diğer benzerlik ise iki grup gözlemlerinin de olağan hislerin ulaşamayacağı alanlarda vuku bulması: fizikçiler için atomik ve atom altı dünyalar ; Sufiler içinse 5 duyunun aşıldığı olağan dışı bilinç kademeleri… Her iki grup için, bu çok boyutlu tecrübe 5 duyu alemini aşmakta ve dolayısıyla günlük kullandığımız lisan ile ifade edilememektedir.

Kuantum fiziği ve Sufizm insan zihninin rasyonel ve sezgisel fakültelerinin birbirini tamamlayan parçaları. Modern fizik dünyayı rasyonel zihnin son derece uzmanlaşması ile deneyimliyor; Sufiler ise sezgisel zihnin son derece uzmanlaşması ile. İkisi de dünyanın tam anlaşılması için gereklidir. Sufizm aşyanın en derin tabiatını anlamak için gereklidir ve bilim de modern yaşam için gereklidir. Bu yüzden Sufi sezgisi ve bilimsel analiz arasında dinamik bir etkileşime ihtiyaç vardır.


 
7 Yorum

Yazar 18 Şubat, 2011 in Tasavvuf, Tefekkur

 

Etiketler: , , ,

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 317 takipçiye katılın